Son zamanlarda sık sık yaptığı bir şeyi yapıyordu Irene. Tuvalette, yüzündeki ve vücudunun etrafındaki yaralara krem sürüyordu. Bir yandan döktüğü her gözyaşından, her inci tanesinden ve Seulgi'den özür diliyordu. Onlar yüzünden ağlamasına değmediğini bilmesine rağmen kendini durduramadığı için. Ama canı çok yanıyordu. Nefretin bıçaklarını vücudunda taşıyordu ve hepsi çok ağırdı. Sözlerini duymazdan gelmeye başladıkça öfkelenip üzerine çullanmışlardı. Kendilerince sanatlarını konuşturmuşlardı çelimsiz kızın üzerinde. Biraz kırmızı, biraz mor, geçen seferden iyileşmeye başlayan biraz mavi...
Bunların üzerine Seulgi'yi o kadar uzun süredir görmemişti ki, onun sadece bir sanrı olduğunu düşünmeye başlamıştı. Zaten o kadar mükemmel bir gülüşe kimse sahip olamazdı, ya da öyle melodik bir sese, öyle meleksi bir kokuya ve öyle yumuşak bir dokunuşa.
Başını iki sallayarak onun düşüncesinden kurtulmaya çalıştı. O mükemmel değildi, ondan hoşlanmıyordu da. Sadece savunmasız bir anında ona güzel cümleler söylemişti o kadar. Ona sarılmıştı ve güzel şeyler söylemişti.
Tekrar ağlamaya başladı. Ondan hoşlanmıyor da olsa, mükemmel biri olmasa da, şu an yanında olmasına ihtiyacı vardı. Herhangi birinin yanında durup ona inci gözyaşlarını boşa akıtmamasını söylemesine ihtiyacı vardı. Ayrıca bolca mendile. Çantasında hiç kalmamıştı. Eve dönerken markete uğraması gerekiyordu. Buzdolabının da bomboş olduğuna neredeyse emindi. Saçlarını yüzünün önüne doğru gelecek şekilde taradı. İç çekerek tuvaletten çıktı. Saklana saklana okul binasının kapısına geldi.
"Irene! Hey!"
Irene koşmaya başladı. Dün vurulan yerler yeterince acıyordu. Bir kez daha aynı yerlere vururlarsa eve kadar yürüyemezdi bile. Okuldan çıkıp sokaklarda koşturmaya başladı. Koşarken arkasına bakıp durduğu için küçük bir çukuru gözden kaçırdı. Ayağının yarısı çukurun içindeyken diğer yarısı dışındaydı, acıyla inledi. Bileğini tutarak bir binanın duvarına yaslanıp bileğine baktı. İşte şimdi eve yürüyemezdi. Yere kapanıp ağlamaya başladı. Böyle yaşamaktan bıkmıştı. Korku dolu bir hayat onu yormuştu.
"Irene... Buradasın." Nefes nefese kalmış birinin sesiydi bu. Her nasılsa tanıdık geliyordu. Başını yavaşça kaldırırken gözyaşlarını sildi parmaklarının ucuyla. İşe yaramadı. Ama zaten saçları şu korku filmindeki kızınkiler gibi yüzünü örtüyordu.
"Irene, neden kaçtın? Ah, pek sportif sayılmam. Soluklanmam lazım..." Yanına oturan kız Seulgi'den başkası değildi. Irene onu gördüğüne hem sevinmiş hem de fazlasıyla şaşırmıştı.
"Sen, gerçek değilsin. Gerçek olamazsın." Kısık bir sesle söylese de duymuştu Seulgi.
"Kanlı canlı karşındayım işte! Nasıl gerçek değilim?" Gülerek cevap vermişti. Bunun bir şaka olduğunu sanmış olmalıydı. Ama Irene gerçekten onun gerçek olmadığına inanmaya başlamak üzereyken karşına çıkmıştı. Gözlerinin dolmasına engel olamadı. Ona sinirliydi.
"Madem gerçeksin, niye daha önce çıkmadın karşıma! Niye durdurmadın onları! Neden yine ağlarken yanımda belirip bana sarılmadın? Neden... her şeyin iyi olacağını söylemek için beni bulmadın?" Sesi gittikçe azalırken gücü de tükeniyordu. "Sana ihtiyacım vardı. Beni umursamıyor olabilirsin, beni tanımıyor olabilirsin, belki adımı bile hatırlamıyorsundur! Ama... ama benim sana cidden ihtiyacım vardı Seulgi."
Ayağa kalktı Irene. Duyduklarından dolayı şoka girmiş bir şekilde kalakalan Seulgi'yi orada bıraktı. Bileğini tutarak zorlukla yola çıktı. Yanaklarından akan yaşları sildi. Derin bir soluk almaya çalıştı. Bir taksi çevirerek evine doğru yola çıktı.
Seulgi ise ne düşüneceğini bilmez halde kaldı. Omuzlarında ve göğsünün üzerinde bir yük oluşmuştu. Onunla ilgilenme sorumluğunu omuzlarına almıştı, göğsünün üzerinde de yüzünde gördüğü becerisizce kapatılmaya çalışılmış morlukların kim bilir ne kadar acıdığı düşüncesi vardı.
----
Irene biraz atarlıdır
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Daisy Bouquet // SeulRene
Teen FictionIrene zorbalığa uğruyordu, Seulgi ise burnunu her işe sokan bir iyilik meleğiydi.
