"Hazaaaal! Doğum günü kızı! Hadi, uyan, uyan, uyan, uyan! Yoksa üstüne çıkarım bak! Biiiiir, ikiiiii, üüüüç."
Şimdi aklınızda küçük bir çocuğun kardeşinin uyanması için attığı çığlıklar geliyor, değil mi? Hayır. Tam olarak manzara şu, çift kişilik yatakta boylu boyunca uzanmış genç kızın tepesinde zıplayan kendisinden iki yaş büyük abisi Ensar'dı.
"Ensar, defol git başımdan!"
"Aaa çok ayıp, abinim ben senin adımla seslenmekte neymiş, terbiyesiz. Taş olursun, taş! Tam iki yıl diyorum bak. Koskoca iki yıl. Yedi yüz otuz gün on iki saatten bahsediyoruz burda."
O kendince triplerden trip beğenedursun, kardeşi yüzünü yastığına gömmüş, bilmem kaçıncı uykusuna devam ediyordu.
"Haaazzzz..."
Genç adamın yeniden seslenişi, kardeşinin çığlığıyla eş zamanlı yüzüne çarpan yastıkla yarıda kaldı.
"Sus başımın belası, sus. Allah aşkına sus, uyandım bak, kalkıyorum, Oldu mu?!" dedi demesine de yeri pek rahattı şimdi canım azıcık daha uyuyabilirdi "di" diyorum çünkü tam olarak "burnunun dibine gelmek" deyimini eyleme döken bir abiyle bu imkansız gibi bir şeydi.
"Uyandığına hemfikir miyiz peki?"
Artık sabrının son demlerine gelen kız, gerçekten gözlerini açıp dibine girmiş kendisinin ki gibi yeşil gözler görünce bu kez evi inletecek bir feryat kopardı.
"Yangın var, diye çığlık atacağım şimdi. Yeter artık Ensar, çık dışarı!"
Zafer kazanmış bir ifadeyle yere düşen yastığı tekrar yatağa bırakan genç adam, kapıdan çıkmadan hemen önce küçük kardeşine öpücük atarak, göz kırptı. Belki yanında kalıp, en azından tekerlekli sandalyesine oturmasına yardım edebilirdi ama yapmadı. Çünkü biliyordu ki Hazal yardım teklif edildiği zaman o güzel yüzünün ardından hiç de minnoş olmayan bambaşka biri çıkıyordu. Sinirden yüzü kırmızılıktan mora dönen Hazal, önce yatağının yanıbaşında duran tekerlekli sandalyesine oturup gardrobunun önüne geçti. Bugün doğum günüydü. Özel bişey giymek istedi ve onun için özel olabilecek tek şey elbiseydi, giyilmesi en zor olan şey de tabi ki. Bir süre elbiseleriyle bakıştıktan sonra annesinin sesiyle kapıya döndü.
"Meleğim?"
Çocuklarının rutin tatlı sabah kavgalarını izlemeye gelen Zeynep hanım, oğlu odadan çıkınca bir süre sessizce kızını izlemiş, yardıma ihtiyaç duyduğunu anladığı anda seslenmişti.
"Elbise giymek istiyorum ama..." diye dudaklarını büzdü
"Ama? Karar mı veremiyorsun kuzum, dur bi de ben bakayım." diyerek bu kez gardrobun önüne kendisi geçti.
"Hayır anne öyle değil. Şey, aslında..." Hazal, annesinin görmeyeceğini bilse de utançla sakladı gözlerini ama annesi ses tonundan ne demek istediğini çok iyi anlamıştı. Bu kez yüzünü kızına dönüp "Bitanem benim, meleğim, lütfen yapma böyle, bunda utanılacak ne var" dedi.
Genç kız annesinin gözlerine bakmadan konuşmaya devam etti.
"Elbette yok ama ne bileyim işte."
Kızının sesindeki kırgınlık, kadının içini parçalasa da belli etmedi. Mutlu bir gündü bugün öyle ağlamaya yer yoktu.
"Kuzum, bak bana." Hazal inatla başını kaldırmayınca, annesi dizlerinin üstüne çöküp sesini biraz daha yükseltti.
"Hazal Soykan! Yüzüme bak! Hemen!"
Gelen emir üzerine genç kız, usul usul kaldırdı başını.
