"Sessizce, parmak uçlarında yükselerek yürü. Terliklerini eline al. Güzel."
Ön kapının bekçisi her zaman olduğu gibi yayıldığı koktuğunda sızıp kalmışken, fırsattan istifade eğildiğim duvar kenarından süzüyordum tenha bahçeyi. Asıl işimiz ön kapı ile değildi. Fakat arka kapıya ulaşabilmek için, ön kapının koridorundan geçmemiz gerekirdi. Büyük hol diyorduk buraya. Toplantı bozması küçük etkinlikler için herkesi alabilecek büyüklükteydi.
"Elini ver bana."
Dudakları enseme en yakın yerde dururken, tenime çarpan nefesini vücudumda dolanan adrenalin sayesinde bastırıyordum bir nevi. Komutumla birlikte itiraz etmeden minik ellerinden boş olanını, parmaklarımın arasına kilitledi.
Bekçinin horultusu stabildi. Buna rağmen yakalanma korkumun geçmemesinin sebebi, belki de kulağıma fısıldayan tanıdık sesti.
"Jungkook, mutfağa da uğrayalım mı? Acıktım ben."
Uğrardık pek tabii. Uğrardık uğramasına da, iki kişiyle sessiz kalmak daha da güçleşirdi. Ona burada beklemesini söylesem, karanlıktan korktuğunu belirtip; ışıkları açmayı teklif edecekti. Kimse uyanık olduğumuzu bilmemeliydi. Ve bekçi çevresinde yanmaya hazır olan elliye yakın florasanı elbette fark ederdi.
"Zemin kattayız. Buraya kadar inebilmek bile yirmi dakikamızı aldı."
Verdiği derin nefesi hissediyordu bedenim. Kısa cümleler kurarak, daha az ses yapmayı amaçlıyordum. Parmaklarımın arasında duran eli güven verircesine sıktım. Ardından oldukça dikkatli bir şekilde içeçek otomatlarına doğru bir adım attım.
Çevreme şöyle bir bakınma ihtiyacı hissettiriyordu yaptığım her hareket. Bekçinin uyanmaması da şansımızdan olsa gerek.
"Şimdi senin için çilekli süt alacağım. Sen çıkış kapısında beni bekle."
Elini bırakırken ona söylediğim son cümlelerdi bunlar. Çok düşünmeden ayırdık yollarımızı. İçecek otomatının sessiz olmasını diliyordum. Aslına bakacak olursam, çoğu şeyi sessiz sedasız halledebiliyordum. Belki de en iyi bildiğim oyundu sessiz olmak. O kadar çok sessiz kalmam gerekmişti ki, bunu oyun zanneder olmuştum içten içe. Eğlenceli yanlarını yaratmış ve zamanla bunu hayatıma yansıtmıştım. Sessiz bir çocuktum, sessiz bir genç oldum. Sessiz bir yetişkin olacaktım.
Parayı attığımda bana sorunsuz bir şekilde çilekli sütü sunan otomata minnettar bir şekilde oradan ayrıldım. Bununla doyar mıydı? Emin değildim fakat, en azından açlığının bir kısmını gidereceği düşüncesindeydim. Arka kapıya sessizce ulaştığımda, göz ucuyla bekçiyi süzmeyi ihmal etmedim. Ölü gibi uyuyordu. Horultusu bile bir süre sonra kesilmişti.
Arka kapı tamamen camdan oluşan, tek kanatlı, küçük bir şeydi. Hana, ben buraya gelene dek ilerlemiş; karanlık bahçede, kış ortasında çimenlerin olduğu, sarmaşıkların ve üzüm asmalarının yazın yeşerdiği büyük kamelyaya kadar varmıştı. Ne kadar uzak o kadar iyi diye düşünüyor olmalıydı. Fakat üzerindeki ince pijama ve parmakları arasında duran mentollü sigara kutusu bile tirtir titriyordu.
"Geldin sonunda. Hadi hemencecik gidelim, üşüteceğim yoksa."
Bir tane sigara içecek, ardından odalarımıza geri dönecektik. Üzerimde kalın bir mont, elimde Hana için aldığım yedek örtü varken konuştum :
"Bu oyunu kız kardeşimle oynardım."
Hareketlerimi takip eden gözlerine bakmadan, örtünü sırtına sarıp artan kısmını dizlerine kapattım. Usulca çıkarttım montumu. Ardından onu da omuzlarına bıraktım. Üşümesini istemezdim.
YOU ARE READING
divonette / taekook
FanfictionBazenleri karşısına geçip elimi onun göğsüne, o bana hiç açılmayan sol yanına yerleştirmek istiyorum. Divonette diye bağırıyor içim. Keşke ben de Harry Potter gibi bu kelimeyi fısıldadığımda, taşlaşmış kalbini normale çevirebilseydim.
