Kalktı... Zorla da olsa. Ama kalkmıştı ya. Önemli olan da bu değil miydi zaten?
Hava kasvetliydi. Gece gibi karanlıktı. Aslında daha Eylül... Ya da Haziran mıydı emin olamadı. Ama bu zamanda bu hava... Umursamadı. Etrafına baktı. Toz pembe bir ağaç gördü. Bu ağaç kasvetli havayı bir nebze de olsa örtüyordu. Ama, ama o da ne? İki adam gördü. Güzel giyimli iki adam. Adamları baştan aşağı süzdü. Siyah takım elbise, siyah gözlükler ve siyah klasik ayakkabılar. Ama bir dakika. O ellerindeki de neydi? Pembe, pembe bir tabut? Evet evet, pembe bir tabutla ona doğru geliyorlardı. Biri mi ölmüştü acaba? Adamlar ağacın yanında durdular. Tabutu yere koydular. O anda bir şey fark etti bizimki. Ayakkabılar... Adamların ayakkabıları bir garipti sanki. Yaklaştı ve baktı. Ayakkabıları adeta bakımsızlıktan çürümüştü. Ardından tabutun içini açtılar. İçinde, içinde bir balta vardı. Alaka kuramadı. Ama bir anda, adamların da ağaca baltayla vurmasıyla, kafasına dank etti. Bizimki bağırmaya başladı: "Ne, ne, neden? Neden kesiyorsunuz?" Cevap veren olmadı. Bir ses mi geliyordu? Evet bir ses geliyordu. Ama tanıdık bir ses sanki. Evet bu sesi daha önce duyduğuna emindi. Ses yakınlaştıkça anlaşılıyordu. "Lev... Levv... Levla" Evet evet, ismini çağırıyordu biri. Ve birden devasa, adeta anakondayı andıran, sarı bir yılan çıkageldi. Ve ağacın gövdesini ısırıverdi. Ve o toz pembe ağaç anında soluverdi. Yine bir ses duydu. Yüksek bir ses. Ama isim falan değil. Yoksa bu bir kabus muydu? Alarm mıydı yoksa. Ve, ve uyandı. Her şeyin bir kabus olduğunu o an anladı. Annesi de başında onu bekliyordu.
Kalktı... Zorla da olsa. Ama kalkmıştı ya. Önemli olan da bu değil miydi zaten?
Hava kasvetliydi. Gece gibi karanlıktı. Aslında daha Eylül'ün 18'i idi. Ama bu zamanda bu hava... Umursamadı. Ve az önce gördüğü rüyadan hiç etkilenmemişçesine "Korkmuyorum!" dedi. Ama yalandı bu. Levla'nın kendisine söylediği ve kendini her seferinde bu şekilde avutmaya çalıştığı ve bazen de başarılı olduğu sözlerdi bunlar. Kendisi korkağın tekiydi aslında. Önceden yaşadıkları ona çok ağır gelmişti. Belki de bu yüzden kendini manipüle etmeye çalışıyordu. Ama sadece sözde kaldı.
Levla normalde böyle çiçeklerin böceklerin uçuştuğu ve kuş cıvıltılarının bol olduğu toz pembe mevsimleri severdi. Ama öyle olmamıştı, olmazdı da zaten. İlla her seferinde kara bulutlar etrafını sarmış, kasvetli havalar toz pembe mevsimlerin önüne geçmişti.
Derken telefonu çaldı. Arayan ortaokuldan erkek arkadaşıydı. O da Levla ile aynı okula düşmüştü. Açtı:
_Alo Feza ne oldu, neden aradın?
_Hiç, kalktın mı diye merak ettim. Baban mı getirecek?
_Evet. İstersen seni de alalım, ne dersin?
_Ha sana söylemedim tabi. Babam Ankara'ya uçacak bugün, beni de erken bıraktı. Uçağı kalkmak üzeredir hatta şimdi.
_Aa, anladım. İyi peki o zaman okulda görüşürüz. Hoşça kal. dedi ve kapattı. Mutfağa gitti ve masadaki tostu yemek üzere oturdu. Yemeğe başladı. Önceden beri annesinin yemeklerinin yanında özellikle de annesinin yaptığı tostu çok severdi.
Tostunu yedikten sonra da giyinmek için odasına gitti. Giyindikten sonra babasının da çağırmasıyla ceketini aldı ve tam çıkacakken annesi kulağına fısıldadı "Yeni bir sayfa aç, eskiyi unut. Artık kimse seni üzemez."
Okula geldiklerinde arabadan tek başına inmişti babasına gelmemesini söyledikten sonra. Daha sonra okulun geniş, heybetli ve tarihi kapısının klasikliğini bozan isim listelerinden ismini aradı. Aradı aradı ve evet! Levla Demirci 9-B. Sınıfa girdiğinde, tüm gözler bir anlık onun üzerinde olmuştu. Kısmen de olsa utandı. Ama girmişti artık. Sınıfın cam kenarındaki boş sırayı fark etmesiyle beraber oraya oturdu.
Çok zaman geçmemişti, bir kız daha geldi o da onun yanına oturdu. Kız selam verdi:
_Merhaba, nasılsın?
_Selam. İyiyim, teşekkür ederim, sen nasılsın? derken yüzünde bir tebessüm vardı.
_Ben de iyiyim. Teşekkürler. Adın ne?
_Levla, seninki?
_Ben de Pelin, memnun oldum.
_Ben de memnun oldum. dedi mutlu olmuşcasına. Aslında mutlu olmakta haksızdı. Eskiden beri en yakın arkadaşları tarafından günah keçisi olarak kullanılan birinin arkadaş bulunca mutlu olması garip karşılanabilir bir şeydi aslında.
Sonrasındaysa Levlalar sınıf grubu kurmak için herkesin numarasını alıyorlardı. İlerlediler. Ve sıra bana gelmişti işte. Numaramı istedi. Ben de verdim.
Aslında o zamanlar ben de bilmiyordum olayların buralara kadar geleceğini. Ama işte olan oldu yapacak bir şey kalmadı. derken, içeri sanki zar zor, istemeden kalkıp, apar topar giyinip gelmiş bir polis, tecrübesizliğini göstermeye çalışırcasına içeri daldı ve komiserin kulağına bir şeyler fısıldadı. Komiser şaşıracak gibi oldu ve:
_Tamam neyse, bugünlük bu kadar yeter. Söylemek istediğiniz veya işimize yarayacağını düşündüğünüz herhangi bir şey var mıdır?
_Yok şu anlık, ama aslında anlatıyordum.
_Kusura bakmayın Emre Bey. İyi günler. Biz sizi daha sonra tekrar arayacağız.
YOU ARE READING
MATADOR
General FictionBu roman, genç liseli arkadaşların, lisede yaşadıkları olayları konu alan bir gizem romanıdır. Okuduğunuz İçin Teşekkürler...
