GEÇMİŞ ZAMAN

16 0 0
                                        

Burak, her esas erkek gibi son derece yakışıklı, zeki, ukala, kendini beğenmiş biridir. Kendisinin mesleği de kendisi gibi şıktır. Doktordur kendisi...
Fakat zenginlik erişemediği bir sıfat olup, gönül gözü açılmamış her insan gibi onun için ayrı bir önem taşımaktadır. Belki de bu duruma elini uzatsa tutacak ama bi o kadar da uzak olmasındandır...
Derin okyanusların gizemli mavisini şöyle kıyısından da olsa gözlerinde taşıyan Burak, bu kendisini özel kılan özelliğini annesinden almıştır. Ne annesinin, ne babasının sahiplendiği Burak, aynı zamanda istenmeyen çocuktur. Bu nedenle kendisinden sonra bir kardeşi daha vardır adı da Murat'tır. Murat ise babasının görünüşüne sahip olması ve son çocuk olması nedeniyle ağabeyine nazaran daha şanslıdır. Öyle ki; aile yadigarları hastanelerinde yönetici vasfında çalışmaktadır. Hiçbir işi kendisi yapmadığı ve hiçbir kararı kendisi vermediği halde...
Bunca mal varlığını sadece kenarından koklayabilen Burak ise gerek etmiş olduğu hipokrat yemininden, gerekse asıl para kaynağı babaannesinin gözüne girme çabasından Ardahan ilinin bedbah bir sağlık ocağında hastalara şifa dağıtmaktadır.
Annesi Nazende hanım ve babası Cem beyler ise görücü usulü tanışıp, ailelerinin baskıları neticesinde bir araya getirilmişlerdir. Yoksa Cem bey biricik aşkı Selma ile 3 çocuk yapacak, Nazende hanım da megastar olup kulaklarımızın pasını silecekti. Bu nedenle ilk olmanın günahını sevgili esas oğlan Burak, ziyadesiyle üstlendi. Her zaman doğru olmak, kontrolü elinde tutmak için çalışmak çalışmak ve yine çalışmak zorundaydı. Gardını indiremezdi. Prens olarak değil asker olarak dünyaya geldi. Kendi savaşının askeri. Pes edemezdi yorulamazdı. Gerekliyse gaddar olurdu. Ama onun yerine sevimliydi kerata. Sevilmezdi ama o ayrı. Sadece babaannesi tarafından sevilirdi fakat bu şahısta Hz. Ömer adaletine sahip olduğundan sevgisini bile torunları arasında eşit bölüştürürdü. Mesela kalbinin 1/2'si Burak beyimize aittir. Ama mirasının neredeyse tamamı kendisini idame ettirebilmekte güçlük çeken Murat'a aittir. Sebebi; gelini ve oğlunun beyin yıkama operasyonlarının, halı dokur gibi dikkatli ve nazikçe işlenmesidir. Genel olarak bunu kabullenen Burak, iplerin kardeşinin elinde olduğunu bilmektedir ama hoşnut rolü yapmakta da çok büyük bir ustadır. Hatta bu içini kemiren yalana kendi bile inanmaktadır. Burak'a sorarsak, tabiki tüm mal varlığını değil sadece hakkı olanı istemekte, malların eşit bir şekilde iki kardeşe pay edilmesinin en doğrusu olduğunu düşünmekte olduğunu söyler. Ama gönül gözü kör ve açsa hiç bir mal mülk karnı doyuramaz göze güzel gelemez. Önemli olan çoğu aramak değil aza kanaat etmekte değil. Önemli olan bugün elinde olanın kıymetini olabildiğince bilmek..
Burak kardeşini sevmeyen biri değildir aslında. Çocukken üstüne titrerdi kardeşinin. Ayağı yere takılsa Burak düşerdi onun yerine, önce onun canı yanardı kardeşinin yerine. Önce o yerdi sütlaçları. Evet konu sütlaç ise kardeşini bile tanımazdı Burak. Doyamazdı sütlaca. Hatta birgün bu konuda çok iyi bir derste aldı.
Kardeşiyle köşklerinin bahçesinde top oynarken bi anda sanki vahiy gelmiş gibi durdu. Kafasına hızla kardeşinin attığı top çarptı. Kardeşi hızla yanına geldi korkuyordu. "Ağabey ağabey"diye ağlıyordu. Ağabeyine birşey oldu ve sorumlusunun o olduğunu düşünüyordu. Sordu ağabeyine "ağabey ağabey nasılsın iyi misin? Bir şeyin yok ya?" Ağabeyini dürtüyor, ağabeyi ise sarsılıyor fakat devrilmiyordu olsundu. Birden dile geldi ağabeyi "kokuyu alabiliyor musun?" Diye sordu kardeşine, yanıt verdi gözü yaşlı ufaklık "ne kokusu ağabey?" Ağabeyi "sütlaç" diyordu, oda ağlıyordu...
Koşarak mutfağa gittiler. Kaselere ayrılmış sıcacık sütlaçlar. Birer kase yediler. Yetmedi birer kase daha yediler. Küçüğe yetti. Ama esas küçük, Burak'a yetmedi. Bir kase bir kase daha derken hepsini yiyor, doymuyordu. Geriye sadece 3-4 tabak sütlaç kalmıştı. Akşam oldu ve normalde kimsenin tenezzül etmediği sütlaçların kıymete bindigini o anda anladı. İçini biraz hüzün, biraz heyecan ve baya korku kapladı. Babaannesi misafirlere; "kaynananız da seviyor bende sütlaç yapmıştım tatlı niyetine afiyetle yeriz. " Diyerekten mutfağa girdi, annesi peşinden gitti, oda peşlerinden gitti. Annesiyle babaannesi aralarında konuşuyorlardı.
Nazende hanım : Hikmet anne nereye koydunuz sütlaçları?? Hikmet babaanne biraz şaşkın;
- Ah burada olacaktı be yavrum. Nereye kaldırdılar acaba?
Burak : Ben yedim babaanne çok güzeldi dayanamadım. Misafir geleceğini bilmiyordum. Size birer kase ayırdım geri kalanını yedim.
Babaanne : Ama Murat'a ayırmamışsın, onun canı yok mu?
Burak : O da benimle birlikte yedi. Annesi Nazende hanım yalan söylediğinden emin olan Burak'ın, oğluna iftira atması  yüzünden deliye döner. Hiç kimse Nazende Keskin'in oğluna iftira atamaz, kendi oğlu bile. Burak'a yaklaşır iki omuzundan sıkıca tutar biraz sarsar ve beş parmağının iziyle birlikte oğluna unutamayacağı bir anı bırakır şu sözler eşliğinde; "BENİM OĞLUM YAPMAZ".
   Yüzü kıpkırmızı olan Burak, atılan tokatın yardımıyla kafasını sola doğru çevirdi. Kardeşi oradaydı. Olanları izlemişti. Ağabeyinin acısına ortak olmak, ona üzülmek bir kenara dursun, minik elini  göğüs kafesinin üzerinde aşağı yukarı hareket ettirerek, "ohh" çekiyordu. Yüzü ve kalbi acıyan Burak, bunu hak edecek ne yaptığını merak etmişti. Annesi devam etti "kendin bir hata yaptın izinsiz yedin sütlaçları hatanı kabul edeceğin yerde bir de utanmadan kardeşine de iftira atıp suçuna ortak mı arıyorsun utanıyorum senin annen olmaktan."
Bu sırada babaannesi torununu, "erkek çocuğu o, gözü kaldıysa yiyecek tabi" diyerek kendi annesinin elinden aldı.
İşte Burak, bugün anladı sevilmediğini. Severse canının yanacağını, yada sırtından vurulacağını. Babaannesi de bugün anladı. Burak artık yalnızdı, kimseyi önemsemeyecek, sevmeyecek, değer vermeyecekti. Hatta o günden sonra sütlaç bile yiyemeyecekti Burak. Kini içinde Burak ölene kadar duracaktı. Babaannesi Burak'ı, Burak'tan daha iyi tanırdı. Burak'ta bunu bildiği için, insanları önemsediğini kanıtlamak amacıyla tıp fakültesinde okudu. Sonuçta babaanne demek miras demekti. Artık tek istediği ailesinin tanrı gibi taptığı oğullarından sonra en çok sevdiği şey olan kağıt parçalarına sahip olmaktı.

İçten içe çok duygusal olan kahramanımız; sevebileceği tek insan olan babaannesini de sevmemeyi tercih ettiği için, babaannesi bugün ölse mirasın çoğunluğu kardeşine kaldı diye üzülür. Babaannesi ise tüm mirasını Burak'a bırakmaya hazırdır aslında. Ama Burak'ın gözlerinde kin var öfke var. Belki Murat'a para iki gün belki üç gün gidecek ama Murat sevecekti. Hatta sevilecekti. Burak ise sadece intikam almak, ailesini düşkün görmek için bu parayı istiyordu. Babaannesinin tek bir şartı var. Ya sevecek nefreti unutarak yada mirası unutacaktı...

Delikanlı GönülStories to obsess over. Discover now