TANITIM

160 8 11
                                        

Genç adam yorgun adımlarla mezarlıktan içeri adım attı. Paltosunun yakalarını kaldırıp kendini hafifçe esen rüzgardan korumaya çalıştı, zira soğuk onun hücrelerini uyuşturuyor ve bedenindeki enerjiyi sömürüyordu. Toprak altındaki bedenlerin arasında yürürken adımları onu her yıl eylül ayında gittiği yere sürüklüyordu.

Eylül Cansever, yazan mezar taşının önünde durdu ve 1978-2008 yazısının üzerinde gezdirdi parmaklarını. Saatine baktı, sabahın sekiziydi. Mezarlık sessiz, sakin ve ürkütücüydü o saatlerde. Sanki bütün ağaçlar köklerinde yatan ölü bedenlerin yasını tutar gibi soğuk, ve ıssızdı.

Genç adam, mezarın 3-4 metre ilerisindeki, gövdesi kalın çam ağacının arkasına gizlendi. Birazdan beklediği kişi gelecekti. Onu görmemesi için iyice yaslandı ağaca. Ağacın sert kabukları sırtına batsa da buna aldırmadı. Birkaç dakika sonra çatırdayan dalların sesini duydu. Ve ardından birisi burnunu çekti, derin bir nefes aldı. Genç adam içten içe sevindi. Gelmişti. O yine tam saatinde, 8 yıldır her eylül ayının 21'inde geldiği gibi bu sene de gelmişti.

Genç adam sırtını ağaçtan ayırmadan olduğu yere çöktü. Birazdan O'nun dudaklarından dökülecek olan kelimeler sırtını yasladığı ağacın rahatsız edici hissini, rüzgarın beraberinde getirdiği soğuğu ona unutturacaktı.

Genç kız annesinin mezarının yanına oturdu, dizlerini karnına çekip kollarını etrafına doladı. Elindeki peçeteyle burnunu sildi ve derin bir nefes aldı. Yaşlı gözlerle mezar taşına baktı. "Sana bu toprak hiç yakışmıyor, anne." dedi çatallaşmış sesiyle. "Sen öldüğünde babam beni de öldürdü." Derin bir nefes aldı. "Ben yaşıyorum, ama yaşarken ölüyorum. Ben yaşarken, nefes alıp verirken ölümü soluyorum. Ölüm seni ele geçirdiği gibi yavaş yavaş beni de ele geçiriyor anne. Nefes alıyorum ama soluduğum ölüm ciğerlerimi sıkıştırıyor." Burnunu çekti ve bir damla gözyaşı yanağından çenesine doğru süzüldü. "Ben," dedi ne söyleyeceğini bilmeden. "Ben ölüyorum anne. Nefes alıp verdiğim her an biraz daha ölüyorum. O kadının yüzünü her gördüğüm an biraz daha çekiliyorum ölümün karanlık kollarına." Gözyaşlarını sildi, yanındaki büyük poşete uzandı gülümsemeye çalışarak. "Bak sana en sevdiğin çiçeği getirdim." Büyük poşetten bodur bir kamelya ağacı çıkarttı. "Biraz küçük, ama köklerinin mezar taşını parçalamasını istemediğim için bodur olanlarından aldım." Özenle küçük ağacı kenara koydu saksısıyla beraber. Ardından küçük bir kürek çıkarıp kazmaya başladı mezarı. Ağacın köklerinin sığacağı kadar bir oyuk açtıktan sonra ağacı özenle toprağıyla beraber saksıdan çıkardı. Dikkatle, açtığı oyuğa yerleştirirken ağacı, gülümsemeye çalıştı. "Kasım ayında çiçeklenecek bu küçük kamelya." Toprağı düzelttikten sonra saksıyı ve küreği poşete koyup ayağa kalktı. "Ben gidiyorum anne, bu kamelyayı seni koruması için bıraktım buraya. O, küçük bir kamelya ama seni hep koruyacak ve bu donuk, iğrenç toprağa yeni bir hava katıp bu ürkütücü mezarlıkta bir güneş gibi parlayacak." Genç kız ağacın dallarına usulca dokundu. Ardından arkasını dönüp mezarlığın çıkışına yöneldi.

Genç adam duyduklarıyla rüzgarın soğukluğunu ve sırtına batan ağaç kabuklarının rahatsız edici hissini unutmuştu. Yine o kız ona bütün acılarını unutturmuş, kendi acılarına çekmişti. Genç adam 8 senedir her eylül ayının 21'inde sabah 8'de annesinin mezarına gelen bu kızı deli gibi merak ediyordu. Her sene bu büyük, görkemli çam ağacının arkasına saklanıp kızın çatallaşmış sesinden acılarını dinliyordu. Her seferinde saklandığı yerden çıkıp, ona sarılıp acılarını bir nebze de olsa dindirebilmenin hayalini kurmuş, ama bu cesareti kendinde bulamayıp öylece saklandığı yerden kızı dinlemişti.

Genç adam yaslandığı ağaçtan destek alarak ayağa kalktı ve mezarlığın çıkışına yöneldi. Elleri paltosunun cebinde hızlı adımlarla yürürken aklındaki tek şey bir gün bu kızın acılarını tamamıyla öğrenmekti.

-----

Bizi yerle bir eden acılar vardır hayatta. Nefes almamızı zorlaştırır, ciğerlerimiz aldığımız nefesi kabul etmez olur. Yaşarken ölümü tadarız. Bazılarımız bu acılarla güçlenir.

Bedenimiz acıya alışır zamanla. Küçük bir çocukken düşüp dizimizi incittiğimizde ağlarız. Fakat büyüdükçe biri bize çok sert bir şekilde vursa bile ağlamayız. Beynimiz bedenimiz acı çektiğinde zamanla bu acıyı organlarımızdan biriymiş gibi kabullenir. Aynı şey kalbimiz için de geçerlidir. Ne kadar çok acı çekersek o kadar hissizleşir, duygusuzlaşırız. Eskiden bizi ölüme sürükleyen acılar artık bize dokunamaz olur.

Kamelya hikayesinde iki durumu da göreceksiniz. Bazıları acılarına dayanamayıp yerle bir olup bir enkaza dönüşürken, bazıları bu acılarla güçlenip hissizleşecek. Bu iki insan tipinin birbiriyle çakışmasını anlatan bu hikaye damağınızda melankolik bir tat bırakacak.

KAMELYAWhere stories live. Discover now