Her çıkışın bir inişi vardı. Ama çıkmadan önce en dipte olmak gerekmiyor muydu zaten? En dipte olunca yeniden mi zirveye çıkılıyordu? Peki ya tekrar çıkamayanlar? Ya hiç zirvede olamayanlar? İşte bu kısımlar tam bir muammaydı.
İnsanlar konuşur, konuşur, konuşur ve konuşur. Karşısındaki insana samimeyitini anlatmak için çırpınır, belki samimiyetsiz samimiliğini anlatmak için çırpınır, belki o insanı yatağa atmak için çırpınır, boş vaatler verir, belki de sadece çırpınmak için çırpınır.
Sahi, dünya kaç bucaktı? Kaç insan türü vardı? Kaç değişik karakter vardı? Kaç karakterini yere düşürüp, almayı unutmuş insan vardı? Alın size bir muamma daha.
Kapıdan girdiğim anda evin boş olduğunu bilmeme rağmen mırıldandanarak ayakkabılarımı çıkardım ve ev terliklerimi ayaklarıma geçirip, sürüyerek salona geçtim. "Ben geldim."
Yorgunlukla kendimi uzun, L biçimdeki kahverengi koltuğa attım ve iç geçirdim. Gözlerimi tavana dikip, yıllar önce babamla birlikte kazıdığımız şekillere baktım. Yıllar önce. Yıllar önce ölen babamla kafamızdan attığımız işaretleri tavana kazımış, kanser hastası olan eşini ve annemin üzüntüsünü böyle yatıştırmaya çalışmıştık. Ah anneciğim, babacığım. Annemin ölümüyle üzüntüden yataklara düşen babama bakmak için liseyi yarıda bırakıp,çalışmaya başlamıştım. Babamın bir arkadaşı küçük yaşıma rağmen beni yanına sekreter olarak almış, eğiterek yüksek yerlere getirmişti.
Yıllar önce diyorum ama, kaç yıl olmuştu? 7 yıl mı? 8 mi? Belki de 9.
Neden kafamı sorularla dolduruyordum ki?
Bir kez daha sıkıntıyla iç geçirdim. Genç yaşta bunuyordum. Dizlerimi ovuşturup yerimden kalktım ve mutfağa ilerledim. İzin günümü yatarak geçiremezdim.
Ayaklarımı sürümeyi ve ortaya çıkan sesi seviyordum. Sessiz evime koyu bir renk katsa da ses getiriyor, kendi farkıma varmamı sağlıyordu. Buzdolabının kulpunu ince, beyaz parmaklarımla kavradım ve kapağı aralayıp, şöyle bir göz attım.
Bir kişiye yeteceğinden daha fazla yiyecek vardı. Bayan Lee yine her şeyden fazlaca doldurmuştu. Bayan Lee, haftada bir gelen ve evi temizleyip, paklayan orta yaşlı bir bayandı. Gitmeden önce yaptığı yemekleri kutular, eğer bana rastlarsa bir anne nidası ile azarlayarak daha çok yemek yememi söylerdi. Kuruyan dudaklarımı ıslatıp, dolabın çekmecesinden domatesleri ve marulları almak için ağrıyan belimi kırdım ve istediklerimi alıp, topuğumla dolabı kapattım. Bir tabak çıkarıp salamları, dilimlediğim domatesleri, marulla mayonezi koydum ve sandviç ekmeğine yerleştirip, tabakla birlikte masaya geçtim.
Pek konuşkan bir insan değildim. İş yerinde sert olduğum söylenirdi. Genel olarak kaşlarım çatık, yüz hatlarım gerginmiş. -Kahve arasında kulak misafiri olduğum söyleşiye göre.
Sandviçimden koca bir ısırık alıp, yavaşça çiğnemeye başladım. Önüme gelen sarı saçlarımı omzumdan geriye atıp, boş bakışlarımı karşımdaki boş sandaliyeye odakladım. Kendimi yazarak anlatırdım. Yakın bir arkadaşım yoktu. Akşamları dışarı çıkmazdım, kendi başıma sabah yürüyüşlerimi yapar, kendime yakın biri görmezdim. İş yerinden birkaç kez teklif almıştım fakat ilgimi çekecek biri olmamıştı. Neden sevmediğim biri ile çıkayım ki? Neden duygu beslemediğim bir kişiyle ciddi düşüneyim ki? Neden his duymadığım bir kişiyle aile kurayım ki?
Kafamı iki yana sallayarak tüm düşünceleri beynimden savmaya çalıştım. Kendime soru sormak yerine bunları defterime yazmalıydım. Biten sandviçimle ellerimdeki kırıkları sirkeleyip, kirli tabağımı sudan geçirdiğim gibi makineye yerleştirdim. Defterimde sadece 2 sayfam kalmıştı, onu da bugün harcayacaktım.
Yarın yeni bir defter almayı kafama not edip odama ilerledim ve masamın üzerinde, laptopumun yanında duran deri kaplama defteri elime aldım. Bir anda bunalmış, temiz havaya ihtiyaç duymuştum. Sahile gitmeli, sakin bir köşede defterimi bitirmeliydim.
Bakışlarımı kolumdaki ince saate kaydırıp, askıda duran paltomu üzerime geçirdim ve telefonum ile gerekli olan şeyleri ceplerime atıp, ayakkabılarımı giydim. Parmaklarım defterimi iyice kavrarken eve son bir bakış atıp, kapıyı kapattım.
Gözlerimi etrafımda gezdirdim. Gülüp oynayan çocuklar, bir kenara çekilip birbirleri hakkında kötü düşünceleri olmalarına rağmen iyi anlaşıyormuş gibi yapan yetişkinler ve neredeyse ömrünün sonuna gelmiş, büyükler. El ele tutuşarak yürümek nasıl bir histi? Yaşlanıp, ölene kadar beraber olmak nasıl bir histi?
