Tozlu ve bir o kadar kitap kokan bir köşedeyim şuan,yeşil kalın perdenin arasından gelen güneş ışığına bakıyorum,gözlerimi yakıyor ve mürekkep lekeli parmaklarımla gözlerimi uvuşturuyorum.Üstümde bir haftadır değiştirmediğim geceleiğim ve yıkanmamış kıvırcık saçlarım var. Geceliğin kollarında kahve lekeleri ve çatlaklarla dolu çalışma masamın üstüne yapışmış şeker akıntıları var.
Daktilom masanın tam ortasında kenarlara eşit bir şekilde duruyor,etrafındaki kalabalık ordusu istedikleri yerde duruyor.Düşüncelerimi saran bu baş ağrısı gibi daktilomun etrafını sarmış tuşlarına basmamı engelliyor gibi. Hepsini savurup atmak istiyordum ama hepsi sevdiğim kızlardan birer hatıra,geçmişimi
silemiyordum öptüğün kızları unutamıyordum.Bu baş ağrısına çare bulamıyordum.Aşağıdan gelen gazeteci çocuğun dünya ile ilgili savaş söylentilerini bile dert etmiyor,sorunları masama dahi konu almazken aşk denilen şeyi odamın her tarafına alıyordum.
Sanırım aşk büyük savaşlardan daha yüce
Çünkü.
Küçük bir kalbin içine sığabilecek kadar büyülü...
