Kaldır Perdeyi Görünsün Gerçek

113 4 1
                                        

"Bir gün herkes ait olduğu yere gelir Kendine."

Çocuklukla yetişkinliğin kesiştiği bir nokta vardır. Artık geri dönemeyeceğin nokta. Göz açıp kapayana kadar büyümüş olmanın kalbine saldığı korkuyla yüz yüzesindir artık. Geleceğin heyecanıyla yüz yüzesindir. Kalkıp kaçamazsın, dönüp gidemezsin. Hayat sana yürümeni emreder, yürürsün. Büyürsün. İstesen de istemesen de büyürsün. Kendiliğinden büyüdüğünü sanırsın. Acıdan büyürsün. Kök salarsın, yaprak açarsın, çiçek verirsin. Acına büyürsün. Acınla yürürsün. Giderek katlanan, genişleyen, yayılan ve seni içine alan acına, acından. Daha kaç bahar, kaç yaz göreceğim diye korka korka bazen, yürürsün. Bilirsin, ölmesen de çalacaktır senden bir şeyler her yaz. Her yaz, aynı heyecanla gelip aynı düş kırıklığıyla geçecektir hayatından. Çünkü bilirsin, kötü şeyleri geride bırakmak kolaydır, güzel şeyleri unutmaya çalışmaktan. Acıtmasınlar diye çünkü. Acımayasın diye. Unutmaya çalışmaktan iyidir güzel şeyleri. Unutmak zorunda kalmaktan.
O yazdan sonra Bodrum'a ilk kez geliyorum. Bu kez mevsim kış. Türkbükü terk edilmiş gibi. İlk heyecanlarımı, korkularımı, ilk kırıklıklarımı yaşadığım bu küçücük koy, ölü gibi şimdi. Ama yine yaz gelecek. Tıpkı benim gibi birileri, bu koya gelip büyümeyi öğrenecek. Benim kadar şiddetli çekmeyecekler belki sıkıntısını, sarsıntısını. Canları benim kadar yanmayacak. Ama olacak.
Eski Caca'nın iskelesine oturup ayaklarımı suya sarkıttım. Uzağa, ufuk çizgisine baktım. Bulutlar gökyüzünü kaplamıştı. Ama aradan, sahil şehirlerine özgü bir işveyle göz kırpıyordu güneş. "Her an geri gelebilirdim" diyordu. "Gelebilirim ve hatırlatabilirim sana unutmaya çalıştığın, unuttuğunu sandığın her şeyi." Biliyordum, güneş de biliyordu. İnsan olanları unutsa da ne hissettiğini unutamıyordu. Bazen bir kokuyla geri gelip büyüyordu hatıralar, bazen bir isim, bazen bir yüzle. Ama mutlaka dönüyordu anılar, tüm katiller gibi cinayet mahalline.
Yerimden kalkıp eve yürüdüm. On beş yıldır kapısından girmediğim eski yazlık eve. Türkbükü'nün hemen üstünde geniş bir sitedeydi. Tenko Sitesi. Öyle toplu konut gibi, yeni model rezidans inşaatları gibi değildi. Merdivene benzeyen, yüzleri güneşe dönük en fazla dört katlı bir sürü bloktan oluşuyordu site. Hepsi ortadaki dev havuza bakı- yordu. Eskiden buraların en afili havuzuydu. Gündüzleri bazen havuzda toplanır, bazen de Caca'da geçirirdik vaktimizi. Akşam annelerimizden izin koparabilirsek Ship-A- Hoy'a inerdik. Ya da Mavi'nin barına. Canlı müzik yapılırdı orada. Latin gruplar filan gelirdi. Kenan Doğulu gelirdi. Bir keresinde Tarkan bile gelmişti. Ama tüm bunlar çok eskide kalmıştı artık. Tenko Sitesi'nin havuzu boştu. Yazın yaprak coşan, çiçeğe kuduran ağaçlar ölü gibiydi. Patlama sonrası Çernobil'e benziyordu manzara. Evlerden çoğunun camları kırıktı. İçlerine toz toprak dolmuştu. Panjuru olanlarsa, parçalanmaktan kurtulmuş ama çürümeye yüz tutmuştu.
17 Ağustos Depremi'nden sonra, Bodrum'da yıkım kararı çıkan tek site Tenko Sitesi'ydi. Birkaç görevli gelmiş, binaların temelini incelemiş ve deniz kumundan, paslı demirden yapıldıklarına kanaat getirip ikinci bir depremi asla kaldıramayacakları yolunda raporu kesip vermişti elimize. Marmara Depremi'nin Muğla'ya kadar ulaşması pek mümkün görünmüyordu ancak devletin adamları kararlı görünüyordu. Neticede bir kez yedi nokta bilmem kaç şiddetinde bir deprem olmuş, yurdun yarısında hissedilmişti. Ankara'dan İzmir'e kadar. Muğla'yı da vurabilirdi. Hatta vurmakla yetinmez, gelir Tenko Sitesi'ni çökertirdi. Derhal yıkım kararı çıkartıldı. Sitenin kapısına mühür vuruldu. Ancak ne hikmetse, evler bir türlü yıkılamadı. Sanırım devlet babanın bizim evleri yıkmaktan daha önemli işleri vardı. Nihayet, olaylardan on beş yıl sonra, bir müteahhit çıkıp ev sahiplerinin her birine korkunç paralar teklif etti de yıkıma başlan- ması için harekete geçilebildi.
İşte, buradayım. Anılarım yıkılmadan önce, evime son kez girmek üzere buradayım. Çocukluğumun üzerinden buldozerler, iş makineleri geçmeden önce buradayım. Sağ kalan son masum yanım da küle dönüşmeden önce burada- yım. Geride bıraktığım, unutmak için sakladığım ne varsa, çekip çıkarmak, kurtarmak için buradayım. İnsan anılarının kıymetini, onlar ölmek üzereyken anlıyor. Bir daha geri alamayacağını kabullendiğinde anlıyor. Biri anılarını satın alınca anlıyor. Karşılığında bir milyon dolar alsa da, fark etmiyor üstelik. Kurtarabildiği kadarını kurtarmaya bakıyor.
Apartmana girip ikinci kata çıktım. Eski anahtarı paslı kilide soktum. Kapının açılmasıyla yüzüme doğru büyük bir toz bulutu yükseldi. Sigortaları kaldırıp ışıkları yak- tım önce. Yanmadı. Unutmuştum. Karardan sonra sitenin elektriğini de kesmişlerdi. Aslında düşününce, bu yıkım emrinin arkasında neyin olduğunu anlamak kolaydı. Tenko İnşaat'ın, Yalova ve İzmit'teki tüm inşaatları çökmüştü depremde. Devlet baba, diğer inşaatların da pek farklı olamayacağına kanaat getirmişti tahminim. O yüzden, Verid Tenko'nun en büyük inşaat projelerinden biri olan Türk- bükü Tenko Sitesi'nin kapısına da vurmuştu mührü. İçinde yaşayanlara hiç sormadan hem de. Gerçi o yazın üzerine, bir daha Bodrum'a dönmek ister miydim? Bilemiyorum. Sanki gelmeyince geride bırakmış oluyordum her şeyi... Hep peşimden gelse de... Oysa şimdi, anıların içindeyim.Küf olmuş, toz olmuş, rutubet olmuş, iki artı bir, yetmiş metrekarelik yazlık dairemizde, burnuma, yüzüme çarpıyorlar.
Panjurları açtım önce. Paslanmışlardı. İpler çarklarında zor dönüyordu. Biraz zorlandım ama becerdim. Balkonun kapısını açıp onca pisliğin arasından parmaklıklara doğru yürüdüm. Deri eldivenlerimle paslı parmaklıklara tutunup etrafıma baktım. En çok havuzun hali buruyordu içimi. Boş. Terk edilmiş. Kendimi terk edilmiş bir havuz gibi hissettiğim ne çok an, ne çok gün, ne çok gece yaşamıştım çocukluğumdan beri. Ama şimdi, anılar gibi o günler de tozlu, küflüydü artık. Geçip gitmişti. Ev biraz havalansın diye balkonun kapısını açık bıraktım. Yıkılacak bir evin havalanması ne kadar önemli olabilecekse?
Salondaki üç kişilik kanepenin üzerinden tozlu beyaz çarşafı çekip aldım. Hala eskisi kadar yeşil kadifeydi. Doksanların favori karışık desenleri vardı üzerinde. Kolçakları kahverengi tahtaydı. Yastıksız uzandın mı, beynine beynine batardı. Yan yana duran tekli berjerlerin üzerindeki çarşafı çekip aldım sonra, büyük bir toz kalktı. Onlar da ilk günkü gibiydi. Kahverengi. Kahperengi derdi babam. Nedenini hiç söylemezdi. Ama kendini o koltuklardan birine çivilemiş gibi yaşardı hep. Elinde kumandası, gazetesi. Günahlarına teslim, hatalarının esiri.
Annem, mobilyaların üstlerini örtmekle akıllılık etmişti. Tüm anılar, zaman hiç geçmemiş gibi orada duruyordu. Elli beş ekran tüplü televizyonun örtüsünü de çektim. Pırıl pırıldı. Elektrik olsa, çalışsa, sene hala bin dokuz yüz doksan dokuz sanırdım. Babam tam karşısında sessizce oturacaktı sanki birazdan. Annem üçlü kanepeye yayılmış. Hayatlarını birlikte ve mutsuz ve huzursuz harcamayı henüz kabullenememiş olacaklardı hala. Annem söylenecek, babam susacak ama illa son sözü söyleyecekti. Aralarında kalacak, üzülecek ancak asla önlerinde ağlamayacaktım. Odama geçecektim sessizce. Kapıyı çarpacak, teybe Şebnem Ferah ya da Kargo kaseti takacak, sesi sonuna kadar açacak, sessizce ağlayacaktım. Mutsuzluğum yüzümden akacak ancak kimse bana neyin var diye sormayacaktı. Sonsuz bir yalnızlığa terk edilmiş bulacaktım yine kendimi. Kimse farkımda olmayacaktı. Boş bir havuz gibi. Kış mevsiminde, terk edilmiş bir sitede, boynu bükük bekleyen, eski, boş bir havuz gibi. Ağlamaktan kurumuş gözlerimin artık neden dolamadığını kimse anla- yamayacaktı. Ağlamak yerine neden kahkahalar attığımı, bütün acılarımın üstünü çizip dalga geçmeyi nasıl seçtiğimi kimse anlayamayacaktı. Kendimle, acılarımla... Yaşanmış, yaşanan ve yaşanabilecek tüm acılarımla. Beni başlı başına bir sarkazm ustasına dönüştüren o günleri kimse anlayamayacaktı.
Sinirden gözlerim doldu. Yumruklarımı sıkıp salondan küçük koridora geçtim. İki metrelik koridorun bir ucunda dev bir yüklük, diğer ucunda minicik bir banyo, ortasında yan yana duran iki kapı vardı. Annemlerin ve benim odamın kapıları. Baştaki kapıyı açtım, odama girdim. Panjurlar burada da kapalıydı. Salondakinden daha kolay oldu odanın küçük penceresinin panjurunu açmak. Perdeyi de açtım. Sonra camı. Yatağımın üzerindeki çarşafı sıyırıp attım. Sonra çalışma masamın üzerindekini. Eski teyp yerli yerindeydi. Örtüler hem yatağı hem de teybi korumuştu. Açma tuşuna basıp içine baktım. Boştu. Masanın üzerin- deki dolabın kapağını açtım. O yaz dinlediğim kasetler üst üste küçük kuleler gibi duruyordu. Şebnem Ferah'ın Artık Kısa Cümleler Kuruyorum, Teoman'ın O, Kargo'nun Yalnızlık Mevsimi, Sertab Erener'in Sertab Erener, Özlem Tekin'in Öz, The Cranberries'in Bury The Hatchet kasetleri en ön- deydi. Savage Garden'ın Affirmation kasetini elime alıp kapağını açtım. Kartonete şöyle bir bakmam yetti. Kutusuna geri koyup dolabın içine attım. Anılara dokununca parmak uçları sızlıyor insanın. Kalbine neler olduğunu siz düşünün. Yine de bir kez dokunmaya başladın mı geçmişe, bırakamıyorsun.
Kasetlerin arkasında üst üste duran dergiler vardı. Clarissa'nın eski sayıları, Claire'in eski sayıları, Cosmo'nun eski sayıları. Altlarında ne olduğunu biliyordum. Önce kasetleri indirdim raftan, ardından dergileri. Ve onu buldum. Etrafına kocaman deri kemer geçirilmiş ve asma kilit takılmış, 99 ajandasından bozma bir defter. Kara kaplı defter. Geçmişin çetelesini tuttuğum defter. Defteri raftan alıp yatağıma oturdum. Anahtarının nerede olduğunu biliyordum. Yatağın yanında duran komodinin üstündeki çarşafı çektim, çekmecesini açtım ve siyah, kadife yüzük kutusunun içinden asma kilidin anahtarını çıkardım. Anahtarı kilide taktım, çevirdim. Kilit hımbılca döndü kendi ekseninde. Çekip çıkardım. Deri kemeri çözdüm. Ve defterin kapağını açtım. Kokuşmuş sayfaların ekşi kokusu çarptı burnuma. Derin bir nefes aldım. İçime çektim geçmişi...

You've reached the end of published parts.

⏰ Last updated: Dec 02, 2015 ⏰

Add this story to your Library to get notified about new parts!

'99 Yazı (Denize Sıfır Kalp Hizasında)Where stories live. Discover now