Kaçırılma

8 1 2
                                        

Dünyanın geri kalanı için sıradan bir çarkın dönmesinden ibaretti o gün. İnsanlar sabahın puslu mahmurluğunda işlerine yetişmeye çalışıyor, çocuklar sokak aralarında hiçbir şeyden habersiz uçurtma peşinde koşuyordu. Hayat, kendi tekdüzeliğinde akıp giden bir illüzyon gibiydi. Ancak Gece ailesinin duvarları ardında zaman, yaklaşan bir felaketin habercisi gibi tersine işlemeye başlamıştı.

Defne'nin babası Ali Gece, hayatının en karanlık, en dönüşsüz kumarını oynamış; bilerek ya da bilmeyerek kendi kanından olanı, henüz altı yaşındaki masum kızı Defne'yi ölümcül bir namlunun ucuna sürmüştü.

Akşamın tekinsiz karanlığı evin üzerine çöktüğünde Ali Bey, kapıyı adeta kırarcasına içeri girdi. Yüzü kireç gibi beyazdı, nefesi göğüs kafesini dövüyordu. Gözlerinde, arkasında bıraktığı o karanlığın vahşi gölgesi geziniyordu. Eşi Lale'nin şaşkın bakışları arasında sesi titreyerek çıktı:

"Gerekli tüm evrakları al Lale, Defne'ninkileri de! Acilen çıkmalıyız. Kasabanın diğer ucundaki ormanlık alana gidiyoruz!"

Lale Hanım, kocasının ruhunu pençeleyen bu dehşetin nedenini sormaya fırsat bulamadan kendini kızının elini sıkıca tutmuş halde gecenin insafsız soğuğunda buldu. Rüzgârda uğuldayan yapraklar, yaklaşan bir felaketi fısıldar gibiydi.

Karanlığın kalbinde, o köhne ağaçların gölgesinde beklerlerken küçük Defne büyük ve meraklı gözlerini annesine çevirdi.

"Anne? Gece gece neden buradayız?"

Lale, kızının minik yüreğine sızan o saf korkuyu dindirmek istercesine sahte, kırık bir tebessüm yerleştirdi yüzüne. İçi kan ağlarken eğilip kızının saçlarını okşadı:

"Gece pikniği yapıyoruz güzel kızım. Korkacak hiçbir şey yok."

Ancak Defne, yaşından beklenmeyecek kadar keskin bir algıya sahipti. Babasının delicesine çarpan kalbini, bir avcı gibi sürekli etrafı kollayan tekinsiz bakışlarını görüyordu. Bu yalanın arkasında derin bir uçurumun saklandığını çocuk mantığıyla anında fark etti. Yolunda gitmeyen, canlarını tehdit eden büyük bir şeyler vardı.

Yaklaşık ten dakika sonra karanlığın bağrından farları söndürülmüş, bir hayalet gibi yaklaşan siyah bir araba belirdi. Kapı hızla açıldı. Ali Bey, karısını ve kızını nefessiz bir aceleyle içeri itti. Direksiyondaki şoför, yüzü gölgede kalmış kaskatı bir heykel gibiydi; varlığıyla yokluğu belirsizdi. Tek bir kelime bile etmeden arabayı tren istasyonuna doğru sürmeye başladı.

Yol boyunca arabanın içi ölüm sessizliğine gömüldü. Ali Bey her beş dakikada bir dikiz aynasından ve buğulu camlardan arkaya bakıyor, karanlığın içinden bir canavarın onları takip edip etmediğini kontrol ediyordu. Aradaki ağır gerilim havadaki oksijeni bile tüketiyordu. Neyse ki loş ışıklı, terk edilmiş hissi veren tren istasyonuna sağ salim varmayı başardılar.

Ali Bey arabadan inerken elleri titriyordu. Cebinden çıkardığı buruşmuş tren biletini —Defne'nin hayatta kalma biletini— Lale'ye uzattı. Ardından karısının kulağına doğru eğildi. Dudaklarından dökülen o uğursuz, fısıltılı kelimeler Lale'nin zihninde bir bomba gibi patladı.

"Pars amcası onu diğer tarafta karşılayacak. Defne'yi trene bindirmeliyiz Lale, tek şansımız bu."

Duydukları karşısında Lale Hanım'ın gözleri faltaşı gibi açıldı. Kızına bakan gözlerinde artık sonsuz bir acı, çaresizlik ve merhamet vardı. Gözyaşları yanaklarından süzülmek için diretse de kendini zorlukla tuttu, dudaklarını kanatana kadar ısırdı.

Yavaşça kızının boyuna indi. Titreyen elini mantosunun cebine attı ve Defne'ye parlak ambalajlı bir şeker uzattı. Defne, annesinin gözlerindeki o devasa yangını seyrederek şekeri aldı ve ağzına attı.

EFSANStories to obsess over. Discover now