1. KISIM
1. Bölüm // "Her koyun kendi bacağından asılır."
İyi okumalar!!
***
Havada asılı kalan katran ve yanık et kokusu, köy meydanındaki küller rüzgarla savrulurken bbile silinmedi. Meydanda toplanan kalabalık daha dün geceye kadar komşuları olan kadının acı içinde kıvranışı karşısında sadece susmayı seçti. Herkesin sadece kendisini kurtarmaya çalıştığı düzenlerde durum böyledir. 17. Yüzyılın Almanyası'nda da durum farklı değildi.
Bu insanlar için şeytan soyut bir felsefe değil; her an ormanda, karanlık bir sokakta veya yandaki evde karşınıza çıkabilecek, etten kemikten fiziksel bir tehdittir. Doğal afetlerin bilimsel bir açıklaması yoktur. Çocuğun hastalanması, sütün ekşimesi veya fırtına çıkması şeytanın bir cadı aracılığıyla yaptığı bir kötülük olarak görülürdü.
Tam bugün bulunduğumuz bu meydanda Mary adında genç bir kadın ve annesinin her daim arkasında olan küçük oğlu Theodore da tam bu sebepten yakılmıştı. Mary, doğadan şifalı otlar toplayıp ilaç yapardı ve kasabadaki çoğu insanın hastalıklarının da iyileşmesine sebep olmuştu. Yakılma sebebi de tam olarak buydu.
O doğuştan yetenekleri olan bir şifacıydı, yetenekleri elbette oğluna da geçmişti. Yakılmasından bir gün önce oğlu Theodore, annesi içeride hastalarla ilgilenirken hasta ve ölmek üzere olan bir kediye şifalı otlardan bir karışım hazırladı. Kedi karışımı içer içmez ayaklandı ve hiç olmadığı kadar sağlıklı görünüyordu. Bunu gören yaşıtı bir çocuk onu oracıkta suçladı. Aynen şu sözleri söyledi "Eğer Tanrı bu hayvanın canını alacakken bu çocuk bunu engellediyse, gücünü Tanrıdan değil Şeytandan almıştır. Doğanın düzenini bozmuş tur ve bir cadıdır."
Theodore oldukça küçük olmasına rağmen çevresine çok duyarlı bir çocuktu, içinde bulunduğu dünyanın kuralları sürekli yakılan cadılara tanıklık etmesi dolayısıyla kafasında netti ve olacakları tahmin etmesi o kadar da zor değildi. O an kendisine bir söz verdi; onu ve annesini suçlayan bu çocuğun belası olacaktı. Yüzünü, dudaklarının altındaki benini ve ona iftirayla bakan soğuk gözlerin arkasındaki ruhun her detayını aklına kazımak için onu iyice inceledi.
Bu iş burada bitmemişti.
***
"Geleceği bilseydi kendine daha iyi bir iş bulurdu salak herif. Senin için nelere katlanıyorum, kıymetimi bil."
Jungkook, lafını bitirir bitirmez her zamanki özgüvenli gülümsemesiyle falcı diye geldikleri bu yeri inceledi. Ahşap kapıyı itip içeri girdiği an, caddenin korna sesleri, neon ışıkları ve şehrin o bitmek bilmeyen uğultusu bıçakla kesilmiş gibi geride kaldı. Burası modern dünyanın ortasında unutulmuş tekinsiz bir vaha gibiydi. Öte yandan buraya gelme sebepleri olan Jimin, köşedeki eski kadife kırmızı koltukta uyuyan kara kediyi gördüğü gibi yanına oturdu ve onu sevmeye başladı.
Jungkook, Jimin'in bu haline gülümseyip biraz içeriyi dolaşmaya karar verdi. Duvarlarda sayılamayacak kadar çok fotoğraf vardı. Bazıları yeni, bazıları Adem ve Havva'dan kalmış kadar eski görünüyordu. Oldukça küçük ve mütevazi bir falcıydı burası, yerde işleme Türk halıları vardı ve parkede kullanılan ahşap yürüdükçe gıcırdayıp duruyordu. Adaçayı ve tütsü kokusunu burnuna çekti ve bütün bunların ne kadar saçma olduğunu düşündü. Ona göre fal tamamen saçmalıktı ve gerçekten uzaktı. Gerçi inandığı belli bir şey de yoktu ama biri sorarsa bilime inandığını söyler geçiştirirdi.
YOU ARE READING
Sinner's Prayer | Taekook
Fanfiction"Birini sevmek bir lütuf değil, yüzyıllardır taşınan bir günahsa...Tanrı o duayı kabul eder mi?" Seul Ulusal Üniversitesi'nin sıradan görünen kampüs hayatı, geceleri şehrin üzerine çöken karanlık kadar masum değildi. Şehrin elit zihinlerini kanlı ay...
