Büyük bir holdinğin kasvetli toplantı odasında babamın söylediklerini duyduğum an, hayatımın kontrolünün elimden tamamen kayıp gittiğini hissettim. Karşımda oturan, keskin yüz hatları ve soğuk bakışlarıyla odayı buz gibi yapan Sunghoon'a baktım. O ise babasının söylediklerini sanki sıradan bir hava durumu raporu dinliyormuş gibi ifadesizce dinliyordu.
"Evleneceksiniz," dedi Sunghoon'un babası. Arkasındaki karanlık mafya gücünün gölgesi bütün odayı kaplıyordu.
Ben neye uğradığımı şaşırmıştım ama Sunghoon tek bir itiraz bile etmedi. Şirketlerin birleşmesi, yer altı dünyasındaki dengelerin korunması... Biz sadece bu büyük satranç tahtasındaki piyonlardık.
Evliliğimizin ilk günü, onun devasa ve ruhsuz malikanesine taşındım. Bu buzdan kaleyi biraz olsun ev gibi hissettirebilmek için akşam yemeğinde onun en sevdiği yemekleri yaptırmaya çalıştım. Yorgun argın eve döndüğünde, kapıda durup ona gülümsedim.
"Sunghoon, hoş geldin. Yemek hazırlatmıştım, belki birlikte..."
Sözümü bitirmeme bile izin vermeden, yüzüme bakmadan yanımdan geçip gitti. Ceketini koltuğa atarken sesi odada çınladı:
"Bana 'Sunghoon' deme. Ve sakın bana bir eşmişim gibi davranmaya çalışma, Sunoo. Bu bir anlaşma, bir evcilik oyunu değil."
O günden sonra hayatım onun soğuk duvarlarına çarparak geçti. Gün boyunca şirket toplantılarıyla, geceleri ise babasının karanlık işleriyle boğuşuyordu. Ona biraz olsun yardım etmek, yükünü hafifletmek istiyordum. Bir akşam babamın şirketinden getirdiğim ve onun işine yarayacağını düşündüğüm finansal raporları çalışma masasına bıraktım.
"Bunları inceledim, belki babanın üzerindeki baskıyı azaltmana yardımcı olur—"
Masadaki evrakları tek bir hamlede yere savurdu. Bakışlarındaki nefret göğsümü sıkıştırdı.
"Senin acınası yardım çabalarına ihtiyacım yok," dedi üzerime doğru bir adım atarak. "Kendi küçük masal dünyanda yaşamayı bırak. Senin varlığın bile burada bir yükken, bir de işlerime burnunu sokma."
Gözlerim dolsa da arkamı dönüp odaya gittim. Her gece olduğu gibi yine aynı yatakta yatacaktık. Aramızdaki tek temas, aynı yatağın iki farklı ucunda paylaştığımız o ağır sessizlikti. O, arkası bana dönük bir şekilde yatarken ben yorgun gözlerle onun sırtını izliyordum. Bana asla dokunmuyor, yüzüme bakmıyor, varlığımı sadece beni aşağılamak için hatırlıyordu.
Yine de yorganı biraz onun üzerine doğru çektim. Soluk alıp verişi düzenliydi ama uyumadığını biliyordum.
"Sadece... hayatını daha zorlaştırmak istememiştim," diye fısıldadım karanlığa doğru.
Sunghoon kımıldamadı bile. Ama karanlığın içinde bana olan öfkesini ve o geçilmez duvarlarını her hücremde hissedebiliyordum. Aynı yatakta, birbirimize miller kadar uzak iki yabancıydık.
———
Gece yarısını çoktan geçmişti. Salondaki büyük duvar saatinin tıkırtıları, boş malikanenin içinde yankılanırken gözüm saniyelerde, kulağım ise dışarıdan gelecek en ufak bir motor sesindeydi. Saat üçe geliyordu ve Sunghoon hâlâ eve dönmemişti. Mafyanın içindeki tehlikeli hesaplaşmaları, babasının ona yüklediği ağır baskıyı düşündükçe içimdeki endişe büyüyordu. Her ne kadar bana bir düşman gibi davransa da, ona bir şey olması fikri göğsümü daraltıyordu.
Bahçe kapısının açıldığını duyduğum an hızla ayağa kalktım. Kapı sertçe açıldı. Sunghoon, ceketi elinde, kravatı gevşemiş bir halde içeri girdi. Adımları hafifçe yalpalıyordu, giysilerinden buram buram alkol ve keskin bir barut kokusu yayılıyordu.
"Sunghoon! Neredeydin?" diyerek ona doğru koştum. "Çok endişelendim, saat kaç oldu biliyor musun? Telefonlarımı da açmadın..."
Endişeyle koluna dokunmak için elimi uzattım. "Bir şey oldu sandım, iyi misin—"
Elini sertçe savurarak kolumu itti. Yüzündeki öfke, daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Gözleri kan çanağı gibiydi.
"Bana dokunma!" diye kükredi. "Sana kaç kere beni darlamaman gerektiğini söyleyeceğim? Sen benim karım mısın, annem misin? Ne hakla bana hesap soruyorsun!"
"Ben sadece seni düşündüm..." diye fısıldadım, geri adım atmaya çalışarak. "Başına bir şey geldi sandım—"
"Kes artık!"
Ne olduğunu anlayamadan, yanağımda patlayan patlama gibi bir acıyla başım sağa devrildi. Yüzüme inen sert tokatın şiddetiyle dengemi kaybedip yere düştüm. Dudağımdan sızan sıcak kanı ve yanağımdaki dayanılmaz sızıyı hissederken, şok içinde elimi yüzüme götürdüm.
Sunghoon tepemde durmuş, soluk soluğa bana bakıyordu. Gözlerinde anlık bir pişmanlık kırıntısı geçer gibi oldu ama hemen ardından yerini yine o buz gibi nefrete bıraktı.
"Sana haddini bilmeni söylemiştim," dedi pürüzlü bir sesle.
Yerden kalkmadım. Yüzüne bakmadım. Ağlamadım bile. İçimdeki bir şeylerin o an, geri dönülmez şekilde kırıldığını hissettim. Ona karşı beslediğim o saf, safça yardım etme isteği ve şefkat tek bir darbeyle yok olup gitmişti.
Yavaşça ayağa kalktım. Dudağımdaki kanı elimle sildim ve ona tek bir kelime dahi etmeden, göz temasından kaçınarak yanından geçip merdivenlere yöneldim.
O gece ve takip eden günlerde o evde yeni bir kural yazıldı. Artık ona ne yemek hazırladım, ne yolunu gözledim, ne de gece yatakta üzerine yorganı çektim. Benim için Kim Sunghoon artık yaşayan bir ölüydü. Varlığını tamamen yok saydım; dudaklarımı onun olduğu hiçbir yerde bir daha asla açmadım.
———
OF SUNOO 😭😭 NEYSE SPOİ VWRMİYİM SİZİ SWVŞTORUM🫶🏻🫶🏻🫶🏻
YOU ARE READING
Pretty When You Cry
FanfictionAnnesinin ölümünden sonra babasının ortağının Park oğullarından biri ile evlenen Kim Sunoo'un acımasız bir adamla olan evliliği
