Aralık ayının sonlarına doğru, krallığın üzerine ağır bir sis çökmüştü. Sabahın ilk ışıkları puslu perdeleri delip geçemiyor, sarayın kalın taş duvarlarından sızan soğuk, koridorlarda sessizce süzülüyordu. Fakat Jimin'in odası, dışarıdaki bu kasvetli buzul dünyadan tamamen uzaktı.
Şömineden yükselen çıtırtılar, odaya yayılan hafif çam odunu kokusu ve Jimin'in kendi öz doğasından süzülen o tatlı, yumuşak feromonlar etrafı sarmalamıştı.
Sabah kahvaltısını bitirdikten sonra usulca odasına çekilmişti genç omega. Babasının soğuk bakışları, onu bir evlat ve varis olarak görmediği için çocukluğundan beri maruz kaldığı o görünmez mesafe... Hiçbiri Jimin'in içindeki o hayat dolu, sıcak neşeyi söndürmeye yetmemişti.
Aynanın karşısına geçti. Sedef kakmalı tarağını eline alıp, kış güneşinin cılız ışığında bile adeta ışıldayan altın sarısı saç tutamlarının arasından narince geçirmeye başladı. Saçlarının omuzlarına ipek gibi dökülüşünü izlerken, kendi kendine mırıldandığı melodinin ritmine kaptırmıştı kendini. Kendi dünyasında, o küçücük anın huzurunu çıkarıyordu.
Ağır ahşap kapıya vurulan hafif tıkırtı, melodiyi yarıda kesti. Jimin tarağı masaya bırakıp, doğasındaki o samimi ve pürüzsüz ses tonuyla konuştu.
"Gelebilirsin."
Kapı yavaşça aralandı. Eşikte beliren siluet, annelerinin yokluğundan beri Jimin'in bu saraydaki tek sığınağı olan abisi Namjoon'du. Namjoon, bir alfa olmanın getirdiği o güçlü duruşa rağmen, kardeşine bakarken gözlerindeki tüm sertliği bir kenara bırakırdı.
Yine öyle oldu. Fakat bu kez bakışlarının gerisinde, sisli havanın kasvetinden daha ağır bir tereddüt gizliydi. İçeriye doğru birkaç adım attı Namjoon. Kardeşinin o içten neşesini, odanın ortasında parıldayan altın sarısı saçlarını gördükçe göğsüne oturan o hissi bastırmaya çalıştı. Eğilip Jimin'in tepesine şefkatli bir öpücük kondurdu.
"Günaydın minik kardeşim," dedi, sesine dünyanın en tatlı, en yatıştırıcı tonunu vererek.
Jimin aynadan abisine gülümsedi. Ancak Namjoon ellerini kardeşinin omuzlarına koyup göz temasını sürdürdüğünde, havadaki değişimi hissetmek zor değildi. Namjoon sözlerini özenle, Jimin'i ürkütmek istemeyen bir narinlikle seçti.
"Birazdan aşağı inmen gerekecek... Babam taht odasında seni bekliyor. Seninle konuşması gereken önemli bir mesele varmış."
Sesi ne kadar yumuşak çıkarsa çıksın, "taht odası" kelimesi o odanın sıcaklığına buz gibi bir gölge düşürmeye yetti.
"Tamam hyung, hemen geliyorum," dedi Jimin, aynadaki yansımasına son bir kez bakıp saçını düzeltirken. Sesindeki neşeli ton yerini hafif bir durgunluğa bırakmıştı ama abisine gülümsemeyi ihmal etmedi. Oturduğu sandalyeden kalktı, üzerindeki ağır kışlık kadife giysisini düzeltti. Namjoon, kardeşinin omzuna destek olmak istercesine elini yerleştirdi ve birlikte odadan çıktılar.
Sarayın uzun, yüksek tavanlı koridorları her zamankinden daha soğuk ve kasvetli geliyordu gözüne.
Pencerelerden giren sisli kış ışığı, taş duvarlardaki meşalelerin cılız alevleriyle birleşip duvarda uzun, titrek gölgeler oluşturuyordu. Yürürken, Jimin'in göğsündeki huzursuzluk her adımda biraz daha büyüdü. Ne zaman o büyük taht odasına çağrılsa, çocukluğundan beri hissettiği o değersizlik hissi yeniden yüzeye çıkardı.
Soğuyan ellerini uzun kollarının içinde gizlemeye çalıştı. Parmakları gerginlikle tırnaklarına batıyor, birbiri etrafında kenetlenip duruyordu.
Namjoon, kardeşinin yanındaki bu sessiz çırpınışını fark etti. Yürüyüşünü Jimin'in adımlarına göre yavaşlatıp hafifçe fısıldadı.
YOU ARE READING
The Broken Seal
FanfictionBir yanda halkı için kalbini buzdan bir zırhla kaplamış Delta Kral Min Yoongi, diğer yanda babasının politik hamlesiyle Kuzey'e sürülen Omega Park Jimin. Karlar altındaki bir krallıkta, siyasi bir izdivaçla başlayan bu yolculuk, sadece iki krallığı...
