XV

83 15 24
                                        


17.08.26
Jimin'den.

Heybetli taş duvarları arkamıza almış, sabahın erken saatlerine has serin havada ormanın derinliklerine doğru ilerliyorduk

Oops! This image does not follow our content guidelines. To continue publishing, please remove it or upload a different image.


Heybetli taş duvarları arkamıza almış, sabahın erken saatlerine has serin havada ormanın derinliklerine doğru ilerliyorduk. İki atın toynaklarından yükselen sesler, çevrede duyulan tek melodiydi. Yan yana sürdüğümüz atların arasında birkaç adımlık mesafe vardı.

Başımı hafifçe çevirip ona baktım. Soytarımın, karşı konulamaz bir cazibesi vardı. Giydiği lacivert gömlek esen rüzgarla hafifçe dalgalanıyor, siyah saçları alnına dökülüyordu. Teninin rengi ve saçlarının tezatlığı... o küçücük burnu, ve dudakları... istemsizce derin bir iç çekmeme sebep olmuştu.

Güneş ışığı ağaç dallarının arasından süzülüp yüzüne düştüğünde, gözünün altındaki çürük ve şakaklarına yayılan morluk kalbime ince bir sızı düşürdü. Onu gördüğüm andan beri sebebini sormak istediğim ama bir türlü cesaret edemediğim soru dilimin ucundaydı.

Yolculuğumuz boyunca ikimizde konuşmamıştık. Fakat bu sessizlik rahatsız edici değildi; aksine sanki birbirimizin varlığıyla dinleniyor gibiydik. Nefes aldığımızı hissediyordum, huzurluyduk.

Takip ettiğimiz patika yolda ağaçlar seyrelmeye başladığında yüksek bir tepeye doğru tırmandık.
Atının dizginlerini çekip durduğunda, ben de ona uyarak durdum. Karşımızda uzanan koca bir vadi vardı. Güneşin altın sarısı ışıklarıyla birlikte rüya gibi görünüyordu. Yoongi hızlı bir hareketle indiğinde bana doğru yaklaşarak, uzun parmaklarını belime sardı ve beni nazikçe yere indirdi.

"Burada biraz soluklanalım, prensim." dedi. Gözlerime bakmak için direnmiş ancak utanıp bakışlarını dudaklarıma kaydırmıştı. Sanki tüm cesaretini kostümünden alıyordu. Ve onlar üzerinde değilken, bir çocuktan farksızdı.

Atının heybesine uzanıp deri bir matara ve küçük bir kumaş bohçayı çıkardı. Beğendiği bir gölgeliğe örtüyü hızla serdi ve ben birkaç adım geride sadece onun yaptıklarını seyrediyordum.

Yere serdiği örtünün üzerine taze toplanmış meyveler, peynir dilimleri, fırından yeni çıkmış olduğu belli bir çörek ve küçük bir kapta yabani böğürtlenler bırakmıştı. Hayatım boyunca bulunduğum onca gösterişli sofra olmuştu ama hiçbiri onun bana hazırladığı bu kır sofrası kadar içimi ısıtmamıştı.

Yere oturup beni yanına çektiğinde aramızdaki mesafe yok denecek kadar azdı. Bütün yol boyunca içimi kemiren soruyu sormak için sessizliği bozan taraf olmaya karar vermiştim.

Gözlerimi doğrudan onun gözünün altındaki morluğa diktim. Parmak ucumla o çürüğe dokunmak istercesine elim hafifçe havalandığında gözleri titreyerek yavaşça kapandı. İşaret parmağım morluğun üzerinde gezindi.

"Yüzün..." dedim, sesimdeki endişeyi gizleme gereği duymadan. "Ne oldu sana Yoongi? Dün gece geldiğinde de fark ettim ama bir türlü soramadım." Yoongi yüzünde gezdirdiğim elimi tutmuş, bakışlarını benden bir anlığına kaçırmıştı. Dudaklarının kenarında aşina olduğum o alaycı gülüş belirmişti.

You've reached the end of published parts.

⏰ Last updated: Aug 25 ⏰

Add this story to your Library to get notified about new parts!

beneath the bells | yoonminStories to obsess over. Discover now