"Korku insanı kurban eder. Biz kurban olmamak için çocukluğumuzu öldürdük ve birer cellat olmayı seçtik."
Onlar aynı kandan değildi ama aynı karanlıkta büyüdüler.
Arel; dokuz yaşında bir bodrum katında ilk kanı akıtan o dahi sadist.
Barkın ve Sar...
Oops! This image does not follow our content guidelines. To continue publishing, please remove it or upload a different image.
❗UYARI❗
❗Bu hikaye , karanlık romantizm (dark romance), psikolojik gizem ve bağlama, sadistim, mazoşistim, 3 erkek 1 kızlı ilişki odaklı bir gerilim kurgusudur. Karakterlerin birbirini sınadığı bu tehlikeli oyunda; Manipülasyon, akıl oyunları, yalanlar ve yoğun psikolojik baskı, Çoklu karakter dinamikleri arasında gelişen tekinsiz, karanlık ve sınırları zorlayan ilişkiler, Sırların getirdiği fiziksel/ruhsal şiddet ve travmatik ögeler yer almaktadır. Okuyucuya Not: Bu hikayedeki hiçbir karakter göründüğü kadar masum, hiçbir bağ göründüğü kadar şeffaf değildir. İşlenen manipülatif ilişkiler ve tehlikeli oyunlar tamamen kurgudan ibaret olup, gerçek hayatta asla normalize edilmemektedir. Hikaye, okuyucunun algılarını zorlayacak psikolojik unsurlar ve tetikleyici temalar içerebilir. Kesinlikle +18 yaş ve üzeri, zihin oyunlarına ve karanlık temalara hazır okuyucular için uygundur. Adımlarınızı dikkatli atın, çünkü bu hikayede hiçbir şey göründüğü gibi değil.❗
AREL
İnsanın burnu her kokuya alışır derler. Büyük bir yalan. Rutubetle birleşen o çiğ, ekşi ve metalik kan kokusunu her soluduğumda midemin bulantısından boğazım yanıyordu. Dokuz yaşındayken, benim için dünya iki katmandan ibaretti: Yukarıdaki o sahte, porselen tıkırtıları ve aşağıdaki o ıslak, vahşi darbeler.
Tepemizdeki tek bir çıplak sarı ampul sallanıyor, yerdeki taze kan gölünün üzerinde gitgide büyüyen gölgemizi duvarlara fırlatıyordu. Bodrumun tavanı o kadar alçaktı ki, nefes alamıyordum. Göğsüme devasa bir taş oturmuş gibiydi. Kalbim o kadar hızlı ve güçlü çarpıyordu ki, kulaklarımın içinde kendi kanımın gümlemesini duyabiliyordum.
"Bak Arel," dedi babam. Sesi, tütün dumanından ve o odadaki ölümden dolayı pürüzlü, devasa bir hırıltı gibiydi. Elindeki kasap bıçağını, sandalyede sırılsıklam ter ve kan içinde kalan adamın çıplak göğsünde yavaşça gezdirdi. Bıçağın ucu deriyi her çizdiğinde, sızan kırmızılık adamın göğüs kafesinden aşağıya doğru akıyordu. "Eğer bir şeyi tamamen yok etmek istiyorsan, önce onun bir insan olduğunu unutacaksın. Önündeki sadece bir nesne. Bir et parçası."
Sandalyeye bağlı adamın gözlerine baktım ve içimi amansız bir dehşet kapladı. Ağzındaki kalın, siyah koli bandının altından çıkan o boğuk, çaresiz hırıltılar bodrumun duvarlarına çarpıp zihnime saplanıyordu. Adam acıdan ve korkudan nefes alamıyordu, zincirleri sarsıldıkça çıkan o soğuk demir sesi beni buracıkta kusacak noktaya getiriyordu. Gözyaşları, yüzündeki kurumuş kan çizgilerini yıkayarak çenesine akıyordu. Adamın gözlerinde saf, çiğ bir ölüm korkusu vardı ve ben o korkuya baktıkça kendi sonumu görüyormuşum gibi titriyordum.
Tam o sırada, yukarıdaki eski tahta parkeler gıcırdadı. Annemin hafif, titreyen ayak sesleri koridorda ilerledi ve bodrum kapısının tam önünde durdu. Gözlerimi kapının altındaki o ince ışık sızıntısına diktim. İçimden yalvardım.