Birincj bölüm güncellenecek bu sebeple tutarsızlıklar olabilir günlük şarkı önerisi - vampire erotica
MERHABA ay çok heyecanlıyım ..
olmayan kitabımın olmayan kutulu seti ...
''burada ayrı parantez açmam lazım arada güzce yazan yerde ayça yazabilir arkadaşlar o da güzce sadece ısımlerı degıstırmeye yetecek enerjim yok gpt ye atıncada metni değiştiriyor
öncelikle hikayeye başlamadan söylemem gereken iki çift lafım var
yazım yanlışlarımı yapay zeka ıle düzelttim burada kı yazım yanlışı anlatım yanlışı veya onun gibi bir durum değil kelımelerı yazarken yanlış yazdığım ve hayatım boyu buna alıştığım için bölümü bitirdikten sonra gemini de noktalama ekletiyorum
bölüm tamamen bana aıttır kaşe imza unlu mamüller
ıkıncı olarak bu kurguda ki karakterlerin kişilerin hele ki siyasetçilerin TAMAMI hayal ürünü olmakla beraber hıcbır dını görüşe veya ırka saygısızlık etme maksadı ıle yazılmamıştır
son olarak düzenli bölüm atamama şansım var bu sebeple birebir gelmeye bilir yine de mümkün mertebe her hafta bölüm atacağım stokta 2 bölümüm oluyor veya siz sonraki bölümü beklerken ben 3. yü yazıyor olabılırım bunu yetiştirme amacıyla yapıyorum sürekli yazma şansım yok ve vaktım de yok ama ben uzun yazan biriyim
bu benim ıkıncı kitap denemem bilen bilir o kurguyu rafa kaldırdım ve olur da bunu bitirirsem namı değer kan ve şifa yı yayınlayacağım hem de daha kapsamlı bir şekilde
kitapta yazarlara veyahut kısılere gönderme olabilir bu saygısızlık maksatlı değil cogunlukla o yazara sevgim sebebiyledir örnek beyaz lekeye gönderme olacak gibi gibi
son olarak duruma göre ben yazmasam bile cinsel sahne eklene bilir bu tamamen arkadaşın aktif olmasına bağlı sizi seviyorum
Raven D .
.............................................................................................
“Gözü olanın gözünü sikeyim. Gözü olanın gözünü sikeyim,” dedi annem; eskiden bırakın etrafta dolanmayı, yüzünün gülmesini odadan dahi çıkmazdı. Babam vefat ettiğinde hayata küsse de ikinci evliliği olan alt komşumuz Ahmet Bey ona adeta reset attırmıştı. Dertli, ağlamaktan gözleri şişmiş bir kadından; “evimizde gözü olanın götünü” diyerek tütsü dolaştıran kadına nasıl evrildiğini inanın ben de bilmiyorum.
Annem hâlâ sol elinde ucuzcu pazarından on liraya aldığı tütsüyü dolaştırırken, yemek masasının gerisinde Ahmet amcanın gözden uzak kıldığı namaz mükemmel bir tezat oluşturuyordu. O nereden bilebilirdi ki huzurla kıldığı 13 rekatlık namazın, benim üstümde göz olduğunu düşünüp bu ritüellere başlayacağını? Onu severdim; hatta ailenin tek normal üyesi diyebilirim. Orijinal babam olmasa da babamdı sonuçta; tontondu, sarışındı tabii yaşlılıktan sarı falan da kalmamıştı bıyıkları alakasız bir şekilde kızıla çalıyordu. Annem ise turuncu saçlı, mavi gözlü bir kadındı; tepeden tırnağa babama çekmişim, malum renkli genden eser yoktu bende. Küçük kız kardeşim Eylül ise tam zıttıydı; bu küçük velet büyüdüğünde sağlam güzel olacaktı: kızıl saçları, çilli beyaz yüzü ve yeşil kocaman gözleriyle anneme çekmişti. Yeşil gözlü olan ailenin tek kız üyesi oydu; teyzemin dediğine göre babaannem de yeşil gözlüymüş şanslı çocuk işte.
Alışılmış bir rahatlıkla kulak üstü kulaklıklarımı takıp hareketli müziğimi dinlerken, annemin tütsü şovuna burun kıvırıp bedenimi duvara çevirip kendimce önlem aldım. Üç artı bir evde kaçabileceğim oda sayısı sınırlıydı; odam küçük kardeşim Eylül tarafından uyuma bahanesiyle işgal edildiğinden içeri giremiyordum.diğer oda abim Murat’ındı ve radyoaktif kokusunu görmek istemediğimden mümkün mertebe adım atmıyordum. Kalan tek oda da annemle babamındı; tuhaftır, orası beni korkutuyordu evin en karanlık ve soğuk köşesiydi. Yani buraya mahkûmdum. “Mal insan sözün üstüne gelir” lafının tescil edicisi Murat, “Anne ya, yine mi?” diye girdi odaya sahte bir öğürme ile. Kahverengi saçları uykudan dağılmıştı; nadiren uyanırdı ve kalktığında dış dünyayla iletişim kurma becerisi olmadığından bağırır dururdu. Gençti ama hayatını saçma film ve dizilerle, oyunlarla geçirirdi. Uykusunun getirdiği mayışmayı atlatamamıştı; avuç içiyle kahverengi göz bebeklerini ovuşturdu, kapıdan destek alıp zorlukla açtığı gözlerini bu tuhaf kombinasyonun üzerinde gezdirdi. Kısa bir sessizliğin akabinde verilecek en net tepkiyi verdi: “Noluyor lan?”
“Babam namaz kılıyor; annem de kötü ruhları Ayet-el Kürsi’nin değil, tütsünün atacağına inandığından nazar duası yapıyor kendince,” dedim ona bakmadan. “Ha tamam o zaman, ya sorun yok,” dedi; koltuğa insanüstü bir beceriyle atlayıp korkuyla bacaklarımı karnıma çekmeme sebep oldu.
“Ya mal mısın, insan gibi otursana!”
“Oluşan hava akımının kötü kokan havayı silkeleyeceğini düşündüm kardeşim, var mı diyeceğin?” dedi dalga geçerek; ayak topuğumu kolunun üst kısmına bastırarak tüm gücümle iterken, “O senin kendi kokun, gerizekâlı. Hayır, anlamıyorum nasıl fizik kazandın sen; bilim adamları bunu görse bilime tövbe eder ya!”
“Sus kız!”
Murat, benim oturduğum kanepeden gördüğü ilk yastığı alıp kafama fırlattığında, bacağımla engelleyip yere düşmesini sağladım;maalesef kol gücüm yoktu güçlü olan tek uzvum ayaklarım oldugundan saldırıyı bu şekilde engelliyordum yastığın köşesinden tutup kafama kafama vururken son bir hamleyle savurup yere düşürdüm çenemi kendime çekip ona çirkin bir ifade yaptım. Bir eliyle “nah” çekip diğer elinin işaret parmağını “nah” çektiği eline doğrultarak gülümsedi.
“Saldırmasana bana ya! Baba! Abim beni dövüyor!” diye bağırıp doğrularak başının altından çektiğim yastığı aynı şekilde ona fırlattım. Ufak çatışma saniyeler içinde kavgaya dönmüştü. Gerçi bu kavgalar sıradandı; neredeyse her gün alt katlar bizim zıt karakterlerimizin bedelini öderdi. Hatta öyle ki iki alt katımızda oturan Burhan Bey bir keresinde evimize polis yollamıştı. Annemin, ailesini ne kadar sevdiğine dair konuşmaları polisi ikna etmeseydi muhtemelen şu an hapiste olurduk.
“Allahu ekber,” diyerek doğruldu babam; her konuştuğumuzda okuduğu süreyi karıştırdığına yemin edebilirdim. Ondan kaçmamız için dört rekatlık süremiz kalmıştı. Allah kurtarsın, amin.
“Ya ne kadar sürecek bu?” dedi Murat, anneme sitem ederek; elini savurup bu ağır kokuyu az da olsa savuşturmaya çalıştı. O sırada giydiği gri renkli kapüşonluyu yüzünü kapatacak kadar zorla çekerek örtmeye çalışıyordum; o ise sahip olduğu tüm gücü yaptığımın tersini yapmaya harcadı. Annem tütsüyü masaya bıraktı ve derin bir nefes çekti bunun tek bir anlamı vardı: kaç.
Sadece birkaç saniye.
Terliğin ayaktan çıkıp matematiksel olarak kusursuz bir açı ile abim ve benim arama girmesi, ne olduğunu anlayamadan dönüp kafama girmesi saniyeler içinde oldu; kafama yediğim sızılı darbeyle duvara çarpıp duvarla koltuk arasındaki boşluğa düştüm. Abi son anda yana atılarak minimum hasarla kurtulduğunda, terlikten daha hızlı bir refleksle koltuktan kalkıp kaçtı.
Bacaklarım havada, sırtım duvarla koltuk arasına yaslanmış halde ikiye katlandım; Murat sesli kahkahasını açıkça bana yönlendirdi: “Mal HIGRHEIUHUESIF!”
Durumum öylesine komikti ki, yatsı namazının vitirini kılan babamın son secdede kıkırdadığını dahi duydum. Sonunda sağa ve sola selam verdi ve aynı abim gibi kahkaha atarak geriye düştü; onun kahkahası sigara içmekten tırtıklı hale gelen sesinin izin verdiği kadardı.
Ama unuttukları bir şey vardı: her anne iki terlik giyerdi. O anneydi; yardı, canandı. Sağ ayağındakini de çıkarıp Murat’a attığında, topuk kısmı kaşına çarparak onu yere düşürdü; saniyeler önce kafama yediğim sol teki F1 oyuncusu hızında alıp namazını yeni bitirmiş eşine attı. Annem üç leş, bir asistle win almıştı.
Mete gazoz musun mübarek.
“Geldiniz yirmili yaşlara, çocuk çocuk hareketler; delirtmeyin beni!” dedi bağırarak. Toplanmış kısa kahverengi saçları önlerden çıkmıştı ve giydiği muhtemelen on yıllık ev bluzu eskimişti. “Hayır bunlar ergen, sen neden uyuyorsun Ahmet!”
“Pardon hanım,” dedi babam; seccadeyi beşli masanın baş sandalyesinin sırt kısmına örttü, takkesini de aynı koltuğun düz yerine park etti. Sonra annem o masum ve temiz gülümsemesiyle elini yüzüne kapattı ve derin bir nefes verdi.
Sıkıştığım yerden Murat’ın çekiştirmeleriyle ancak kurtulup bulduğumuz ilk fırsatta suç mahalinden uzaklaştık.
Tonton adımlarla evin uğrak noktası olan tekli koltuğuna oturdu; ellerini giydiği açık renk pantolonda birleştirip melül melül başını öne eğdi.
Ahmet Bey’in yüzünde evlendiğine pişman bir ifade vardı zaten. Evlilikleri görücü usulüydü; Nermin otuzlarından sonra bekar kalmamak için evlenmişti onunla. Gençliğinde çok çalışmış, sonunda ufak bir dükkân açmıştı; mahallede arada kendince işsiz addettiği Murat’ı dükkâna bakmaya yollar, iki dükkân ötedeki kahvehanede tavla atardı. bir ara camiye imamlık yapsada artık evdeydi emeklılıgının keyfini aılemiz izin verdiği kadarıyla çıkartmaya çalışıyordu Uyuşuk hareketlerle kumandaya yönelirken Nermin’in öldürücü bakışlarından korktuğu belliydi.
“Ne oldu hatun, bir derdin tasan mı var?” dedi Ahmet. Derdini de tasasını da biliyordu elbet.'' çocuklar '' Kadın iki elini leğen kemiğine koyup dik dik bakmaya devam etti: “Hiç hizaya getirmiyorsun bu çocukları; it kopuk olup gidecekler yakında. Azıcık bir duruşun olsun, bu ne kedi gibi!”
“Hanım izin vermiyorsun ki söz geçireyim. Çocuklar geldi kaç yaşına; ne yapabilirim onlara? Namaz kılıyorum, gavur gavur adetler, odaya tütsüyle giriyorsun ne yapayım, namazı bozup tesbih mi atayım? benden daha eril kalmayı kessen benim erilliğim öne çıkacak
“Geç sen dalganı geç,” dedi Nermin ayağının tekini yere pompalarcasına kaldırıp indirerek. “Kötü ruhlardan korudum ben sizi; olmasam evi gollumlar, gulyabaniler, ecinniler doldurmuştu!”
“Gollumu gulyabaniyi lavantalı kahve kokusu mu kovacak?”
“Evet kovar; kaynımın eltisinin çocuğu doktor, o önerdi. ‘Çakra’ marka, temizliyormuş, vallahi bak,” dedi masaya koyduğu tütsüyü meraklı bir çocuk gibi alıp eşinin yüzüne doğrulttu, havayı soluması için.
“İnanmam ben gavur gavur şeylere,” dedi; oğlunun yaptığı hareketi tekrarlayıp havaya doğru elini savuşturdu, zaten astımı vardı sevmezdi bu kokuları yüzünü buruşturarak nazikçe tütsüyü ittirdi eşine doğru . “Ne anlıyorsunuz bundan ayrıca? Ne bu nazar korkusu; kim bize niye nazar değdirsin hanım? Çocuk desen biri abilik, gubidik resim şeylerine takmış; diğeri desen çalışmıyor.”
“Oğlan uzaktan çalışıyor ya Ahmet’im.”
“O iş mi? nurtenim ” dedi huysuzlanarak.
“Değil mi?” dedi diretterek. Tuhaf ikili olmuşlardı aslında: Nermin mahallenin delisi bilinirdi, kafadan üşüttüğü kesin sayılırdı; Ahmet ise tam tersiydi etliye sütlüye dokunmaz, namazında niyazında, iyiydi ya iyiydi . Kaderin en güzel yanı da beklemediklerinin birbirini bulmasıdır ya zaten.
Ahmet kumandanın tersine birkaç defa vurarak çalıştırmayı denedi; sonunda “aman be” diye bir sitem savurup ayağa kalktı. “Nereye gidiyorsun, misafir gelecek?”
“Uyuyacağım hanım; geldiğinde kaldırırsın. Zaten kalabalık kaldıracak takatim yok.”
“Kalabalık değil ki,” dedi gülümser gibi. “güzce gelecek sadece; ilk işini almış, kutlayacaklarmış neymiş. Ama görmen lazım Ahmet’im, telefonda nasıl neşeliydi!”
güzce yi kendi kızı gibi belledi; hatta kızından daha çok severdi onu. Bir keresinde güzce dairelerinde kısıtlı kalmıştı; babası da yoktu kızın yoktu derken adam general asker yani eve fazla geldiği söylenemez kız da tek kalıyor işte . Annesi vefat etmişti; evde tek olduğundan onu kurtarmak da kan bağıyla olmasa da ikinci annesine düşmüştü. O günü hatırlıyorum da annem balkona çıkabilmem için omzuna kaldırmıştı beni; henüz 12 yaşında olmama rağmen çevik bir çocuktum, tabii hemen çıktım. Güzce ile de böyle tanıştım. Aslında o zamanlar sevmezdim onu; uyuz bir şeydi, habire anime falan izlerdi. Ben ise tam zıttıydım bunu o “not like other girls” kızları gibi zannetmeyin ha, kişiliklerimiz tersti. Bir kere o hep asker olacağım diyordu; mesela ben ise ressam. Anlayın zıtlığımızı. Ama severim keratayı; neyse, hikâyeye dönelim, bakış açısını işgal edemem daha fazla.
“O daha fena,” dedi Ahmet gözlerden ırak bakışını attı odadan ayrılırken. Şimdi on saat uyanmazdı yaşlılıktan olsa gerek. Nermin de unuttuğu yemeği söyleyerek evdeki meleklere sitem edip konuşurken kapı çaldı. Kilitli odamın kapısını ışık hızında açarak kapıya uçarcasına koştum anadan gelme bir yetenekti zannımca.
“Bacım!” dedi Güzce kollarını iki yana açarak. “Aaaaaaaa!”
“Bacım!” diye yineledim aynı şekilde karşılık verip “Aaaaaaaa!” Boynuna sarıldım, boğacaktım neredeyse. “Ay seni ne özledim anlatamam, kumam!” Ondan kat be kat zayıftım; kolunu belime dolayıp geriye doğru gerilerek ayaklarımı yerden kaldırırken kesilen nefesimle zar zor konuştum: “Al benden de o kadar, beyaz atlı prensesim benim!”
“Gören de sevgilisiniz sanacak,” diye daldı Murat araya; elinde mutfaktan anam görmeden ayırdığı boykotsuz cipsi ağzına tıkarken. “Ne ara geldin sen be çocuk; şurada karımla iki özlem gideriyoruz, git git!”
Ayrılıp âşık bakışlarla kısa süre daha birbirimize baktıktan sonra, yanında getirdiği eczane poşetine ters bir özenle katlayıp koyduğu yeni açılmış avukat cübbesini çıkarttı; yüzünde gurur ve mesleğini hemen yapmak için heyecanla tuhaf sesler çıkararak üzerine giydi. Küçük bir çocuk gibiydi esasında; büyümüyordu. Güzce küçük yüzlüydü mesela, açık beyaz tenliydi ve bu ona daha genç bir görüntü veriyordu; boyu da kısaydı. Garibimi lisede az korumadım zorbalardan. Yeni boyattığı bakır saçını tepeden eliyle toplayıp daha resmi bir görünüm elde ettiğinde alkışlamaya başladım.
“Nur damlıyor yüzünden, nur!”
“Darısı kendi kızımın da başına,” dedi annem sol elinde yeni kırdığı, dumanı tüten yumurta tavasını tutarken. Üşenmişti anlaşılan; olsundu, yaprak sarmayı da ben yapardımdı, ne olacaktı.
“Avukat olmam ben, çok zor,” Güzce de başını sallayarak destek çıktı bana: “Vallahi zor, o kitapları görmediniz mi benim kadar?”dedi daha etkili olsun diye tahmini mesafeyi beden diliyle göstererek
“Kolay iş mi var kızım?” dedi annem tekrar mutfakta yapmakta olduğu işe dönerken; sesini uzaktan alıyorduk duyulması için bağırdı biraz
“Kolay iş yok da zorun zoru var be Nurten annem; vallahi bak, çekilmez çilenin baharı da çiledir demiş bir âlim tam o meslek .anlayacağın .bakmayın benim avukat olduğuma beyaz leke den etkilendim ben hepsi aslı arslanın suçu
“Kim demiş onu?” dedi Murat; ağzına paketin sonuna geldiğini gösteren kırıntılı cipslerden tıkıştırırken yere dökmeyi ihmal etmemişti. Annem onu döve döve temizletecekti; “işte şimdi sıçtın oğlum” dedim içimden.
“Ben dedim, var mı sorun?” dedi Güzce; gözleri düşen kırıntıyı takip etti. Oldum olası kirden pisten iğrenirdi zaten; annem bu yüzden onu severdi. Ben daha rahat takılıyordum: ye gitsin, sonra toplayabilirim kafasındaydım. Tabii bu rahatlığım çoğunlukla bağırış ve kulak zarımın çatlamasına sebebiyet veren azarla sonlanırdı; ama yine olsun, anamdı, severdi beni.
“İyi bok yedin.” Cips paketini iki elinin avuç içinde top yapıp mutfağın uzak köşesindeki çöp kutusuna havadan nişan aldı; maçın bitmesine saniyeler kala beraberliği bozacak atışı bekleyen futbolcu misali pür dikkat atışını beklerken ambalaj duvara çarpıp yere düştü ve sessizlik. Sıçmıştık.
İşin aslı, her şeyin yavaş çekimde olduğu o sahneler vardır ya, hah işte ona döndü olay. Annem ustalık eseri savaş mermisini ''ki bu durumda tahta kaşık oluyor ''kıç kısmından tutup havaya attığında, Güzce yanında getirdiği eczane poşetini de aynı anda havaya fırlattı.
“Hayır Güzceee, yapmaaaa!” dedim slow motion bir sesle; kaşık poşetin kalbine çarpıp abime gidecek darbeyi engelleyerek yere düştü. Kadın hareketli hedefe bile 12’den vuruyordu bravo, helal olsun.
Altaylardan Tuna’ya. Kızıl Çin’le arası var. Düştük kara sevdaya, loy loy. Gönül güzel, yarası var, oy oy.
Kafamda çalan müziğini okçu misali nişan alan arkadaşını tebrik etmek için yaptığım alkışla susturduğumda, yerdeki Karaca marka kaşığı ikinci bir darbeyi engelleme maksadıyla elime aldım.
“Anne ya, kıza gelseydi ne yapıyorsun, Allah aşkına ya!”
Murat duygulanmıştı işte; gerizekâlı kalbini tutup Yeşilçam filmlerindeki abartı sahneleri aratmayan bir oyunculuk sergilerken gözünden akan sahte göz yaşını parmağıyla sildi: “Üstad, sana hayatımı borçluyum…”
“Ne?” dedi, poşetten çıkartmadığı yeni alınmış iki renk cübbeyi yerden kaldırırken. Murat ona doğru yürüdü; garibim kız alışkın değil bunun otistik tavırlarına. gel de anlat da anlatamazsın ki Murat iki avucunu kafasının iki yanına koyarak saçının üstüne bir öpücük kondurdu: “Dünya ahiret bacımsın; bundan sonra biriyle sorun yaşadın, arıyorsun.” Elini basit bir telefon şekline getirip arama işareti yaptı.
“Siktir olup gitsen yeterliydi be Murat abi,” dedi; dudakları düz bir çizgi halini alıp gülerken evden çıkıp gitmesi için cesaret verdi yirmi dört senelik şu basit hayatımda muratın ılk defa söz dinlediğin gördüğüme hayret olmadan edememiştim Askılıktan siyah yağmurluğunu alıp üzerine geçirirken bir yandan siyah Nike spor ayakkabısını ayağına sokmaya çalıştı. çekecek icat edilmedi malum dört parmağını çekçek yerine kullanıp kırdıgına yemın edebilirim sonunda ev ahalisine muhtemel yalancıktan benim gözümdeyse iğrenç bir hava öpücüğü yollayıp dışarı çıktı
Güzce korkutucu düzeyde dominant bir hanım kızımızdı; mınnak bir şey olduğuna bakmayın ha, kodumu oturtur bir keresinde mahallede bana sataşan dört çocuğu tek basına dövüp Maraş dondurmasına çevirmişti mahalle arasında kıza alinin deli kızı diye lakap taktılar o derece yani evdekiler de bunu bildiğinden üzerine gitmiyordu. Hızlı adımlarla kardeşim Eylül’ün uyuduğu odaya mahremiyeti ihlal eden bir giriş yaptı; öyle sert savurarak bıraktı ki, balerin misali döne döne savrularak sol duvara yaslı yatağıma düştüm. Ufak Eylül uykusuna devam etti; canım kardeşim işte , uyu uyu hep uyu.
“Noluyo lan?” dedim fısıldayarak; şayet Eylül uyanırsa terlikle kaşıkla kurtulamazdık. Biliyorum, devrimci isali sesini yüksek tonda tutarak odada dört dönen Güzce, “Kanka ben hiç iyi değilim,” diye söylendi kendi kendine.
Sağ elimin işaret parmağını dudağıma götürüp hastanelerdeki hemşirelerin o klasik “sus” işaretini yaptım. Çok şükür akıllı bir kızdı; hemen duruma uyum sağlayıp yatağımdan yanıma oturarak sesini kıstı: “Kanka, ben bir bok yedim,” diye girdi söze.
“Gene ne yaptın başımın belası?”
“Ama söylemek yok kimseye,” dedi serçe parmağını yüzüme doğru uzatıp söz almak için tutmamı bekledi. Hayır, ne zaman söyledim? Ömrü hayatımda sırrını ifşa ettiğim tek an vardı; o da evden kaçıp sevgilini görmeye gece üçte bara gittiğin andı ki onu da başına iş gelmemesi için babasına söylemiştim. Sanırsın ben suçluyum! Türkiye’de yaşıyoruz, kafasını alıp duvara dikerler adamın. Yine de bıkkın bir nefes verip serçe parmağımı uzattım ve ona doladım.
“Kanka abimi biliyorsun,” dedi teyit eder gibi. Elbette ki biliyordum, tabii bizzat görememiştim; Almanya’da yaşıyordu. Hatırladığım tek anım Güzce evde kilitli kaldığında ve bayılıp hastaneye kaldırıldıgındakontrol etmek için geldiği zamandı. Tabii o yıllarda küçüktü, neden ayrı yaşadığını anlamasam da Güzce onu çok severdi; en azından benimkinin aksine yüzüne dakka başı nah yemiyordu.
“Maalesef,” diye onayladım.
“Beş yıldır bir sevgilisi vardı ama nasıl sinir oluyorum anlatamam!” Öyle hiddetle anlatıyordu ki ezeli düşmanı olsa daha sakin olurdu. Kankasının ona inanıp desteklemesi için cümlelerin altını çizdi: “Bir hafta önce bizim eve geldi bu kız. Abim dedi işte 'yemek yiyelim bir buzlar erisin', zorla kabul ettim.”
“Eeeee?” dedim duvara sırtımı yaslayarak. Anlaşılan uzun sürecekti. Bacaklarımı ileri doğru uzatıp birini diğerinin üzerine attım.
“Sonra abimi 'acil hasta var' diye çağırdılar. Ben kalmaz mıyım bu kızla aynı evde?”
“Kalır mısın?”
Kaldım. Kanka kız çok sinsi, kitap odama girdi,” dedi sesinin aynısını yapmaya çalışarak; daha çok tiki kızların o sinir bozucu sesine döndüğünde güldüm. “Ay sen bunları mı okuyorsun, ayıplı ayıplı şeyler? Neymiş efendim, bunları okuyup ne anlıyorsun ki? Ehehe boşa para israfı ehehehe... Beyaz Leke kitabımı aldı, SAYFAYI BÜKTÜ! Elim ayağım titriyor. Ben onu incinmesin diye kutusundan çıkartmamışım, sırf Eftal hayranlığımdan avukatlık yazmışım, namusunu kirletirim diye dokunmaya kıyamıyorum; kitabımı yırttı ya!”
Hayır, haksız da değil; şimdi çoğunlukla yalnız olduğundan vaktini emeğini kitaplara harcıyordu. Salonu kendi kütüphanesine çevirtecek kadar severdi kitapları. Öyle duvara raf dayamakla yaptığını zannetmeyin, gerçek bir kütüphaneydi. Hatta ondan kitap almak istediğimde zarar vermem durumunda yenisini alıp koymaya yemin ettirdiği bir defteri dahi vardı; "ecel defteri" diyordu adına. Bir keresinde Virginia Woolf’un kitabını kaybettiğimde komple seriyi baştan aldırmıştı. Aynı kitaplar elinde kopya olduğunda birini satıp ona da kitap alırdı, öyle bir deli manyak.
“Sıç kanka ağzına, hak etmiş,” dedim. Reddedersem kurban olabilirdim.
“Sıçtım kanka,” dedi imalı imalı bakarak. Polisi mi aramalı? Yok ya, o kadar ileri gitmemiştir. Gitmedim de, gitmedim de...
“kanka sormaya korkuyorum canımın içi, ne bok yedin?”
Cevap vermekten kaçtı; dudaklarını büzüp başını başka yöne çevirdi. Bacağım ile dürttüm konuşması için.
“Öncelikle davranışlarımın şahsi değil nefsi müdafaa olduğunu hatırlatmak niyetinde...”
“Güzce!” dedim net bir sesle. Bunu biliyordu, kesinlikle biliyordu; Talay ailesinin "resmi şimdi boku yedin" temalı sesiydi bu. Sonunda pes edip bacaklarını birbirine doladı ve bağdaş kurarak oturdu.
“Plakasını boyadım.”
“O kadar da değilmiş kız hallederiz. Ceza yediyse öder ve özür dilersin olur biter.”
“İşte ceza yemedi, hapse girdi.”
“Ne!?” Sesim haddinden fazla yüksek desibelde çıktığında biricik kardeşim Eylül korkup ağlamaya başladı. Gıcıklığına yaptığına yemin edebilirim ama kanıtlayamam; sevmiyordu beni. Gumball ve Anais gibiydik. Ailem onu her zaman ileride tutardı evin küçüğü ve tatlısı olduğu için. Güzce kusursuz bir abla figürü olarak ben söylemesem de ayağa kalkıp Eylül’ü kucağına aldı ve tekrar uyuması için kucağında sallarken konuyu fazla dağıtmadan söze girdim. Bunu fırsat bilip kaçıyordu kankamı tanımaz mıyım? “Sen abinin sevgilisini kitaplarına zarar verdi diye hapse mi attırdın?”
“Ya isteyerek olmadı ki!” dedi kendini savunarak. “Ben sadece ceza yer zannediyordum. Kadının ceza puanı yüksekmiş, bir de o sıralar ailesinin dava şeyleriyle ilgileniyormuş; iz silmeye çalışıyor zannedip hapse attılar kızı.”
“Abin ne dedi bu duruma?”
“Ha o kolay ya, ayrıldılar. Meğer bu kızın sicili kabarıkmış, abimden saklıyormuş; bahane oldu anlayacağın. Ama gittim mahkemede onu savundum vallahi, 'avukatın ben olurum' dedim, ücret de almadım valla kız!”
Eylül olanları ilgi çekici bulup dinlemeye başladı. Tombul elini Güzce’nın saçına sokup oynadı. Tuhaf çünkü bana asla izin vermiyordu. Birkaç teli ağzına girdiğinde hapşırdı. Anne olmak yakışıyor bu kıza, acil koca bulmam lazım; sap sap geziyor olmaz yani.
“Çok sağ ol ya, ahirette nasıl ödesin kız bunun hesabını!”
“Beni suçlama, onun yüzünden abim çok değişti ve kötü anlamda değişti. Sigara içmiyordu başladı, alkol içmiyordu başladı; tuhaf tuhaf asidik gubidik gulubik gulubik müzikler dinliyor. Çocuğun şanzıman ayarıyla oynadı yelloz kadın! Susup oturamazdım hem kendisi kaşındı; suç geçmişi olmasa kurallara uysa ceza yemeyecekti.”
Bebeği eski yerine bırakıp tekrar uyuması için poposuna ritmik ritmik vurdu. Eylül halinden memnundu; baş parmağını ağzına sokup gülerek emiyor, parlak boncuk gözlerle tavana bakıyordu.
“Yahu çocuk 27 yaşında Güzce kararlarını kendi verebilir.”
“Kararlarını kendi verebilir dediğin adam iddiaya girip asla istemediği bir tıp dalını yazdı. Daha beterini söyleyeyim, şunda çalışıyor çocuk doktoru olarak ve abim çocuklardan nefret eder!”
“Eğleniyor en azından,” dedim omuz silkerek. Yüzde yüzünü haklı görmüyordum elbet; hatasını anlaması için ufak bir yalandı. “Sen de çok farklı değilsin. Kitaptan etkilenip olan mesleğini bırakıp avukat oldun. Çocukken Winx perisi oynadığımızda Bloom olacağım diye saçını pancarla kırmızı yapmaya çalışan insansın, yargılayamazsın.”
“Yargılamak değil bu, reste atmak. Babam yok, birbirimize sahip çıkmamız gerek.”
“Güzce. Kalbini kırmak istemiyorum ama insanları da kendin gibi zannedip olmadıkları biri uğruna uğraşıp sonunda kırılan sen oluyorsun. Senin gördüğün gibi değiller; dünya kan, vahşet ve acı dolu. Abin hayatta yanında kalan tek kişi olabilir ama senin tam zıttın ve sonunda haklı olsan bile suçlu olursun...”
diyaloğumuzu bölen annemin sesi oldu
''kızlar hadı yemeğe!!''
YOU ARE READING
0Rhz
General FictionAltın kan dünyada yalnızca elli kişide bulunan bir mucize Rhz şirketi tarafından keşfedildiğinde onun böylesine bir kaosa sebebiyet vereceğinden habersizdi . zamanla bu masum iyilik savaşı acımasız bir av partisine dönüştü Raven Ds in kaleminden R...
