senin çamur dediğin benim toprağım.

518 73 29
                                        


keep your head still,
it's gonna be close.

Kar yağışı uğursuz.

Burada, yolları kapatan her şey öyledir. Ağaç devrilir, rota değişir. Sel yatakları taşar, ekinler solar. En beteri de kardır, çünkü hayatı tam anlamıyla durdurur ve durmak lazımken ilerleyen tek şey de insandır.

Ben onlar gibi değilim, benim gibiler üç nesil önce öldü. Ne zaman ki atalardan dayanıksız tohumlar düştü toprağa, o zaman bizler daha dikkatli olduk. Hiç yaşamamış fideler üzerine camdan kafesler çektik, onları korumak için dedik ama bu onları öldüren şeydi. Şimdi toprağım verimsiz, çelimsiz, kimsesiz. Toprağım da benim gibi değil, anlaşılan.

Ben buna insan demezdim. Yıllarca susuz kalmış toprağa sel basıyor. Ağzımı kocaman açıyorum ama yine de yuttuğum şey koca bir hiç. Beni geride tutan neyse bu açgözlülük zaten. Durmak bilmez ağız kenarlarım memnuniyetsizlik içinde seğiriyor, diyorum ki dahasına hazırım. Öğrenmeye öyle açım ki sanki hiç doymayacağım.

Asla durmayabileceğimi, asla da durmak istemeyeceğimi iliklerime dek hissetmek bambaşka bir duygu ve insan yanımla bağdaşmıyor. Sen de buna çok yakın bir şeysin. Benim ne olduğumu tahmin edebilirsin, ancak bugünlük yalnızca devam edeceğim.

Korunaksız evimin (ya da en azından ona ev adını verdiğim barakanın) tavanından sızan suyu izliyorum sakince. Mevsim yumuşadığında hepsini değiştirmem gerekecek. Kazanın üstünde kalan tahtalardan ağırca akan damlalar üç dakikada on sekiz kez yere düştü. Bir dakikada altı damla demek bu, saniyedeyse ondan da az.

Av aramaktan döneli birkaç saat olmuşken evin içi ancak ısındı, dışarısı eksi derecelerdeyken ve siz de durmaksızın saatlerce koşmuşken birkaç derece bile yakıyor teni. Tenimi — bir insanın derisi ama değil de aynı zamanda. Ağzım yanıyor, sırtım alevlerden kaşınıyor, parmak uçlarıma biriken sıcağı hissetmekten bunalıyorum.

Çok çabuk sıkılıyorum, işin aslı. Ama bu tehlikeli bir alışkanlık. Öyle ki bu ormanda, dağın başında ve akarsunun kenarında bir saniyelik dikkatsizlik hayata mâl olabilir. Hayat zor bulunur, o düğüm ikinci kez çok zor ve nadir atılır. Hiçbirimiz de buna layık değiliz, anlarsın ya.

Kollarıma bulaşan kana bakmaktansa, temas ettiğim gerçek deriye bakıyorum bu sefer. Kemiklerden yüzdüğüm etin sıcaklığında rahatlık bulmaya çalışıyorum. Burnuma dek tütüyor. Kokusu ıslak ve ağır. Koyu parkelerime damlıyor ve yayılıyor, rengi ahşaptan da siyah. Tatmin bir gülümseme kendiliğinden oluşuyor dudaklarımda, uzun zamandır sahip olduğum ifadesiz yüzümde eğreti duran, titrek ve ürkütücü bir kıvrım. Bundan hemen vazgeçiyorum, yanaklarımı acıtıyor.

Camlara yansıyan görüntüye takılıyor gözlerim. İrkiltici bir yeşil. Suyun dibindeki zümrütler gibi hareketli. Benim dalgalarımda yüzmek isteyecek herkesi öldürmeye ant içmiş kıvrımlar.

Camın gerisindeki karanlık ormana da bakıyorum dikkatle, çoğu kimse karanlığın hiçlikten ibaret olduğunu sanır, ama burada karanlığın bile gözleri vardır. Uzun süre baktığında da, seni izlediklerini görürsün. Işıkta yansıyan, gece görüşünü sağlayan altından tabakalar bir saniye içinde oradadır ve bir saniye sonra hiçlikte. Orman gibi, içindekiler de yer değiştirir. Bu bir gerekliliktir.

Aynı parlak yansıma bende de var. Bir insandan farklı, dediğim gibi. Bana dair her şey öyle. Kendi yüzüme bakmaktan nefret etsem de düşüncelere dalmaktan kurtulamıyorum. Kurt, ulu. Kurtulma. Acaba insan olmak kurt olmaktan daha mı iyi, diye düşünüyorum. Cevap hep aynı: Ben olmak kolay mı ki?

wolf-skin.Where stories live. Discover now