〆 Lyzeth
Bir Tanrıça yüzümü yiyordu.
Soğuk damlalar, alnımdan başlayıp yanaklarıma kıvrılarak iniyor, dudaklarımı yalayıp çeneme düşüyordu. Her biri, taşların arasındaki karanlığa düşmeden önce varlığımı kemiriyordu. Onu görmüyordum, ama varlığını hissediyordum: sabırlı, suskun ve aç.
Zaman orada değişti. Her damla bir gün, her saniye bir ömür oldu.
Ben, sunağında zincirlenmiş bir heykelden ibarettim.
Gözlerimi kapattığımda bile ondan kaçamıyordum; alnıma, kaşlarımın arasına düşen soğuk damlalar, etimi kemiren dişler gibi sabırlıydı. Aralarındaki tek fark, Tanrıça'nın hiç doymamasıydı. Her damla, aynı noktaya çivilenmiş bir ibadet gibi hissettiriyordu.
Bir zaman sonra yüzümün nerede bittiğini, suyun nerede başladığını unuttum.
Yüzüm suydu.
Ben suydum.
Düşlerim bile ıslaktı.
Sadece su, su, su, su.
Kelepçeler bileklerime değil, damarlarıma bağlanmış gibiydi. Her nefes, pas kokusunu ciğerlerime taşırken, bedenim değil, zihnim çürüyordu. Gözlerimi her açtığımda, başucumdaki zincirin ucunda sallanan bakır tası görüyordum. İçindeki su, kendi göğsümün atışına eş zamanlı olarak düşüyordu.
Tanrıça sabırlıydı. Ben değildim.
Ben değildim. Ben değildim.
Ben, değildim.
O, bekleyebilirdi; yüzyıllar boyunca, hiç kıpırdamadan. Benimse damarlarımda, durmadan kıpırdayan bir öfke vardı.
Her damla bir insandı. Soğuk, kayıtsız, başını eğmiş bir cellat. Beni bu zincirlere vuran, gökyüzümü çalan o taçlı adamın suretini her damlada görmüştüm. Damlalar düşerken, ben de içimde bir şeyin büyüdüğünü hissettim.
Ve en sonunda suyun taşı delmesi gibi, kinim beni delmeye başladı.
Her damla, alnımdan düşüncelerimin arasına sızan bir çatlak gibiydi. Önce sesleri unuttum. Uzun, sivri kulaklarım su damlasının seslerinden başka bir şey algılıyor muydu emin değildim. Sonra da renkleri unuttum. Tenim ve gözlerim hâlâ morun tonlarını taşıyor muydu bilmeyi çok isterdim.
Bir süre sonra kendi adım bile yabancı gelmeye başladı bana. Damlayan su, adımı silen bir törendi sanki, beni ben yapan her şeyi yıkayan bir ayin.
Karanlığın içinde, genellikle kendi nefesimden başka bir şey duymuyordum aslında. Ama bazen... bazen orada başka nefesler de oluyordu. Gözlerimi açmaya cesaret edemediğim, yüzü olmayan seslerdi onlar.
O seslerin kaynağının su olduğuna emin gibiydim. İlk başlarda damlaların düzensizliğini duyuyordum, ama sonra... sonra kelimelere dönüştüler. Bırak, diyordu. Bırak düşlerime gel. Ve ben, o sesi tanıyordum. Uzaklardan, ölüler ülkesinden gelen bir ses. Bana kanımı hatırlatan, yüzünü hatırlayamadığım birinin sesi.
Gözlerimi açtığımda, zincirden sarkan tasın altında hâlâ sadece su vardı. Ama gülümsüyordu.
Bana gülümsüyor, gülümsüyor, gülümsüyordu.
Ama o gülümsemenin altında, başka bir gölge kıpırdıyordu. Göz ucumla seçebildiğim, tam baktığımda yok olan bir şekil... sanki suyun yüzeyinde bir anlığına beliren bir yansıma gibi. Boynuz muydu onlar, yoksa sadece damlaların ışık oyunları mı? Gözlerimi kırpmamla birlikte kayboluyordu.
Karanlıkta nefes alan bir şey vardı. Sessiz, ama nabzımı kendi ritmine uyduracak kadar güçlü. Damlaların düşüşü, artık yalnızca suyun sesi değildi; aralarına eklenmiş, ince, boğuk bir tını vardı. Ne zaman geldiğini bilmiyordum. Ne zaman gideceğini de.
Belki de hiç gitmeyecekti.
Gözlerim kapanmaya başladığında, bir ses yine fısıldadı. Yavaş, usulca, ama zihnimin içine sızan bir sabırla: Uyan. O an acıtsa da anladım; aslında uyumak, bu yerde bir ödül değildi. Bir cezaydı. Bir işkence. Çünkü gözlerimi kapadığım her an, o gölge biraz daha yaklaşıyordu. Yüzünü asla tam göremiyordum; boynuz gibi görünen şekiller bazen dallara, bazen kırık kemiklere dönüşüyordu. Ama her seferinde gözleri oradaydı.
Siyah değildi o gözler, siyahın bile içinde barındırabileceği bir ışık vardı.
Bunlarda yoktu.
Ona bakmaya çalıştıkça göz kapaklarım titriyor, titriyor, titriyordu. Ne zamandır uyanık olduğumu bilmiyordum. Belki üç gün, belki otuz saat, belki de yüzyıllardır burada uyanıktım.
Ve sonra yine suyla buluşuyordum. Ritmik bir şekilde düşerken arada bir de dengesizleşiyordu. Tavanın bir noktasından süzülen, alnıma düşen bir damla su, derimin altına işleyen soğuk bir iğne gibi batıyordu.
Bir sonraki damlanın ne zaman düşeceğini bilmemek, beni damlanın kendisinden daha çok delirtiyordu.
Delirtiyor, delirtiyor, hayır... Hayır. Delirmeyecektim.
Bazen gücümün damarlarımda dolaştığını hissetmesem de delirmeyecektim. Bir Albtraum olmanın karanlık ihtişamı, bu karanlık boşluğun içinde siliniyor gibi gelse de delirmeyecektim.
Geriye yalnızca etten, kemikten ve kırılmaya hazır bir zihinden ibaret kalsam dahi. Delirmeyecektim.
Belki bir zamanlar sabrım vardı. Ama şimdi, yalnızca sessiz bir bekleyiş vardı. Bekleyişim damarlarımda kıpırdanan öfkeyle, gecenin karanlığıyla ve suyun sürekli düşen soğuk damlalarıyla besleniyordu.
Ve bir gün... ellerim, bu sessiz öfkeyi saran ellerim, bana bunu yapanların boğazlarına doğru uzanacaktı.
. ⋆⊱༒︎⊰⋆ .
♡ˎˊ˗ Geldim ya buraya da geldimm... Aslında başka bir platformda paylaşıyorum bölümleri, fakat Wattpad açmama dair birkaç mesaj okuyunca dedim kiii bu fazladan bir kişiye bile ulaşmak anlamına geliyorsaa neden olmasın? <3
♡ˎˊ˗ Wattpad'de kitaba başladığın tarihi bırakmak gibi bir gelenek olduğunu fark ettim... bu paragrafa okumaya başladığın tarihi yazabilirsin. :')
♡ˎˊ˗ Okumadan geçmeni istemediğim birkaç detay da var. Bölümlerimiz uzun olmayacak. Genelde 3k-4k kelime civarında tutuyorum. Hatta bazıları daha kısa da olabilir. Tek oturuşta biten bölümler yanii... missss misss.
♡ˎˊ˗ Ve buradaki bazı kitaplarda diğer yazarlardan bahsedilmesi veya reklam yapılması dikkatimi çekti. Kitabımda başka yazarlardan bahsedilmesini, onların kitaplarında da benimkinden bahsedilmesini istemem. O yüzden bu konuda anlaştıysak ne mutlu bana. <3
♡ˎˊ˗ Bu arada kitabımın evreni ve karakterlerim için kendi çapımda editler yapıyorum. Takip etmek istersen, TikTok, Instagram ve YouTube kullanıcı adım: AuthorLawia
YOU ARE READING
ÖLÜ DİLDE FISILDANAN
FantasyKâbusları ve zihinleri yönetebilecek güce sahip olsaydın... ne yapardın? Lyzeth, güçleriyle insan zihnini parçalayan bir Rüya Elfi. Bir Albtraum. Onun dünyasında korku, yalnızca bir duygu değil; en tehlikeli silah. Zihne hükmeden fısıltıları, kralın...
