✵
"Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra güzelce dinlenmek ister misin? Bir son vermen gereken bu feda edişlerin ardında, yeterince çabalamadın mı karanlığı aydınlığa çevirmek için? Gördüğün kâbuslar bir bir gerçeğe dönerken nihayet kararmadı mı aydınlığın? Uğruna ruhunu söküp attığın o yıldızlar bir anda terk etmedi mi seni? Söylesene, sence sabah oldu mu yıllar süren uğraşın sonunda? Ödediğin bedellere karşın, şu an parlak mı etrafın? Yoksa hâlâ gecenin en derin kısmında mısın?
Bazen yaraların acısı geçse de izi kalır. Kaderin hançeri yaralamış o ruhu. Öyle kolay kolay geçmez. Göze görünmez ruhtaki yaralar, zordur tedavisi. Aldığın her nefeste depreşen bir sancı, yalnızca bir şişe sıvıdan ibaret bir ilaç onu kolay kolay iyileştiremez.
Öykünün sonunda kendinden vazgeçen bir prenses... Eğer yıldızlarını kaybettiysen gökyüzündekilere bak. Onlar kaybolmaz. Onlar terk etmez, en ihtiyacın olduğu zamanda bırakmaz seni.
Son olarak da sözlerime şöyle nokta koymak istiyorum sayın dinleyiciler; unutmayın, gece ne kadar karanlık olursa olsun yıldızlar var güçleriyle parlamaya devam eder."
Derin bir nefes aldım ve podcasti durdurdum. Çünkü gözlerim dolmuştu. Fazla, gereksiz anlamlı gelmişti. Kulağımdaki airpodsları çıkardım ve önümdeki masaya fırlatırcasına bırakıp arkama yaslandım.
Tekrar çektim içimi. Bu gösterişli kabinin içinde yankılandı gelişigüzel alıp verdiğim nefesler. İçim içime sığmıyordu. Uçak büyük ihtimalle birkaç dakika sonra Amerika'ya inmiş olacaktı. Adeta kaçtığım, arkama bile bakmadan gittiğim bu ülkeye sanki hiçbir şey olmamış gibi geri dönüyordum. Şaka gibi...
"Sayın yolcular yaklaşık iki dakika içinde inişe geçeceğiz. Lütfen uçak tam olarak durmadan kabinlerden ve koridorlardan çıkış yapmaya çalışmayınız." Kulağıma ilişen anonsla telefonumu, çantamı ve bavulumu aldım. Kabinin kapısı otomatik olarak açıldığındaysa ceketimi de giyerek dışarı çıktım. Kelimenin tam anlamıyla geri geri giden adımlarla uçağın first class kısmından çıkış yaptım. Şeritlerle ayrılmış olan yoldan yürümeye başladım. Terminalden çıktığımda bekleyen taksilerden birini çevirdim ve adama bavulları alması için işaret verdim. O yerleştirirken çoktan arabaya binip telefonu kurcalamaya başlamıştım.
Yaklaşık bir hafta önce gelen mail, Kanada'daki tüm düzenimi bozup bir çırpıda Amerika'ye gelmeme neden olmuştu. Adını daha önce duymamış olduğum bir şirketten inanılmaz derecede yüksek mevki ve maaşlı bir iş teklifi, kariyerimi oldukça olumlu bir şekilde etkileyecekti bu iş.
Adam arabaya binip çalıştırdığında bekletmeden, "Nereye gidiyoruz?" diye sormuştu. Ben de, "Sür sen, söyleyeceğim." diye cevaplamıştım. Ardından telefonum çalmıştı, burada olmamın başlıca sebeplerinden olan işverenim arıyordu. Anında cevapladım.
"Bayan Hermiston, sağ salim indiniz mi?"
"Evet Bayan Orgen. Teşekkürler." diye tek nefeste konuştum.
"Mükemmel. Eğer yorgun değilseniz şirkete gelin ve görüşmeyi hemen yapalım." O konuşurken gözlerim camda usulca geziniyordu.
"Elbette ki değilim. O hâlde görüşme için geliyorum."
"Anlaştık, görüşmek üzere Bayan Hermiston."
Telefonu kapattığımda oturduğum koltuğa koydum ve arkama rahatça yaslanıp şoföre baktım. "Argen Group'a gidiyoruz, ana şirket binasına." dediğimde adam kafa sallamış ve sürmeye devam etmişti.
Konuştuğum kişi Catherine Orgen'dı. Öğrendiğim kadarıyla Amerika'da business camiasında deli gibi ünlenmiş bir girişimci, genç bir kadın olmasında da bunun payı vardı elbet. Ve ben de bundan itibaren daha otuzunda sıfırdan kocaman bir şirket sahibi olan o kadının şirketinde çalışacaktım.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Persona | GxG
Teen Fiction"İçimdeki görünmez engelleri bir türlü aşamıyorum. Doya doya yaşamak istiyorum ama her gün daha çok ölüyorum. Derin derin nefes almak istiyorum ama her gece gözyaşlarımda boğuluyorum. Sanki herkesi yenebiliyor ama yalnızca kendime yeniliyorum. Diren...
