Şeytan, cennetten kovulunca cehenneme sığınmış. Kötülerin ve kötülüklerin idam sehpası dediğimiz cehennem, şeytana bile yuva olmuş. Biz insanlara ise dünya hükmetmiş. Bazımız bir evi; bazımız bir ruhu; bazımız ise bir mısrayı yuva edinmiş kendine. Peki ben de bunca şeyin yaşandığı ve sahiplenildiği bu koskoca evrenin bir parçası değil miyim? Benim neden bir evim yok? Ya da şöyle sorayım: "Benim şeytandan farkım ne ki ben kovulunca bana bir yuva verilmedi?"
Kendimi uykunun kollarından alıp yine solgun güneşe merhaba demiştim. Sızlayan gözlerimi ovuşturup doğruldum. O kadar çok uyumama rağmen tekrar uyumak istememin tek sebebi artık hiç uyanmak istemiyor oluşumdu. Yatağımdan ayrılıp dolaba yöneldim, kıyafetlerimi ve havlumu alıp odadan çıktım.
Koridordan gelen rutubetli havanın da yüzüme çarpması ile tam anlamıyla uyanmıştım. Her gün seslerini duyduğum bu makine zımbırtılarına alışmaya çalışıyordum. Beyaz ışıkların aydınlattığı beyaz fayanslarla döşenmiş boş koridoru sakince adımladım. Önünden geçtiğim odalardan gelen sesler ve bağrışmalar bana nasıl bir yerde olduğumu sorgulattırıyordu.
Sonunda banyoya vardığımda derin bir nefes verdim. Boş kabinlerden birine geçip üzerimdeki beyaz geceliği sıyırdım. Sıcak su bedenimi esir alırken gözlerimi teslim olurcasına kapattım. İçimdeki sessizlik ve boşluk o kadar fazlaydı ki ruhumla beraber bedenimi de çürütmüştü sanki. Her yanım ağrıyordu ve bu kesinlikle psikolojikti.
Duşumu alıp üzerimi kuruladım. Temiz kıyafetlerimi giyip kabinden çıktığımda karşımda duran aynadaki yansımama takıldı gözlerim. Sanki aynada kendimi görmüyordum çünkü uzun zaman önce kendimin bile beni terk ettiğinin farkındaydım. Göz altlarımı ilk defa bu kadar morarmış görüyordum. Günlerce uykusuz kalmışım gibi gözlerim kan çanağına dönmüştü, sebebini anlayamıyordum.
Kestane rengi saçlarımı toplayıp son bir kez gözlerime baktım. Bana en yabancı gelen şey onlardı. Koyu yeşil bir yaprak gibiydiler, sanki ait oldukları dallarından kopmuş ve rüzgara kapılmıştılar. Artık onları arayıp bulabilecek bir sahipleri yoktu. Çünkü ağaç olduğu yere kök salmıştı bir kere. Onu kaderinden ve geçmişinden alıp koparacak kimsesi de kalmamıştı.
Banyodan ayrılıp yine aynı sakinlikle yürümeye başladım. Kalabalıklaşmış koridorda ilerlerken arkamdan benim ile ilgili konuşan insanları duymazdan geldim. Odama geçip kendimi yatağıma attığımda yalnızlığıma küfrettim. Biraz tavanı izledikten sonra dönüp odamı inceledim. Burada bulunan her oda gibi küçük ve sade bir odaydı. Kapının girişinde orta boy bir dolap, sağ tarafta üzerinde birkaç kitap koyduğum bir masa, onun yanında ise üstünde uzandığım bir yatağım vardı. Bu odanın sevdiğim tek yanı ise penceresiydi. Demir parmaklıklarla dolu olmasına rağmen arka taraftaki koruya manzarası olduğu için çok beğenirdim.
Biraz daha tembellik yapıp yattıktan sonra ayağa kalkıp masama yöneldim. Sıranın bana gelmesine daha çok vardı bu yüzden onlar gelene kadar kitap okuyabilirim diye düşündüm. Elime aldığım kitabı açacakken masanın kenarında duran açık yeşil renkteki zarf dikkatimi çekti. Burada böyle bir şey olmadığına emindim. Acaba kitapların arasından mı düşürmüştüm? Nerden gelmişti benim odama? Elime alıp zarfı yırttım. İçindeki notu alıp açtığımda kısa bir not yazdığını anladım. Özenli bir şekilde yazılmış notta aynen şöyle yazıyordu:
"Güney cephesindeki eski çamaşırhanede seni bekleyeceğim. Saat bir buçukta tek başına orada ol. Sakın geç kalma." NOT: Bir Adam
YOU ARE READING
MAHKÛM
ActionDeliler hastahanesinde tek tek herkesi öldüren bir seri katil.. Ruhları tutsak edilmiş özgürleşmeyi bekleyen iki hasta.. Birbirlerinden başka kimseleri yok, başkalarıyla konuşmak yasak.. Katil onların peşinde, onlar katilin.. Koşulların ve kaderin b...
