İyi okumalarrr
_________________________________________
Gözkapaklarının arasına sıkışan o inatçı uykuyu atmak Jisung için her zaman zor olurdu. Alarmın tiz sesi, baharın sabah serinliğini yırtıp odanın içine dolarken, Jisung yüzünü yastığa gömdü. Gün doğmuştu ama onun için yataktan kalkmak hâlâ bir işkenceydi. Odasının camından içeri süzülen bahar güneşi, perdelerin arasından sızarak duvarlarda solgun sarı lekeler bırakıyordu. Kuş sesleri dışarıda birbirine karışıyor, hafif esen rüzgâr pencerenin perdesini kıpırdatıyordu. Ama bunların hiçbirini umursamadı. "Off…" diye mırıldandı, boğuk bir sesle. İdol hayatının alıştığı yoğunluğu sabahın erken saatlerinde hissetmek istemiyordu.
Telefon ekranında titreşen bildirimler vardı: hayranlardan gelen mesajlar, grubun menajerinden bir hatırlatma ve birkaç da grup sohbeti bildirimi. Ama Jisung, elini telefona uzatıp hepsini görmezden gelerek alarmı kapattı. “Biraz daha…” diye mırıldandı ama biliyordu ki evde ona rahat vermeyecek biri vardı. Ablası.
Tam o sırada kapı hızlıca aralandı. “Yah, Jisung! Hadi kalk artık, yine geç kalacaksın.” Ablasının sesi, alışıldık bir şekilde odanın içinde yankılandı.
Jisung, yonı başına kadar çekip, sanki o kalın yorgan onu bütün sorumluluklardan saklayacakmış gibi içine gömüldü. “Beş dakika daha abla…” dedi yarı uykulu bir sesle.
Ablası gözlerini devirdi, içeri girdi ve yorganı hızla çekip aldı. “Beş dakika mı? Senin beş dakikan yarım saat sürüyor. Okula idol olduğun için bedava mı alıyorlar sanıyorsun seni? Hadi kalk, kahvaltı hazır.”
Jisung, yüzünü buruşturdu. “Ya abla, idolüm diye bana ayrıcalık tanımaları gerekmez mi zaten? Hem dersleri takan mı var?”
“Yaa bak yine başladın!” Ablası, kollarını göğsünde kavuşturdu. “Senin dersleri takmıyor olman, bizim seni beklememiz gerektiği anlamına gelmiyor. Hadi kalk, yoksa ben sana kahvaltı falan bırakmam.”
Jisung istemeyerek doğruldu, saçları darmadağın olmuştu. “Tamam ya, kalktım işte. Dünya yansa bile beni rahat uyutmazsın…”
Jisung banyoya yöneldi. Yolda söylenmeye devam etti: “Ben zaten dünyanın tanıdığı biriyim abla. Niye integral çalışayım ki? Bana lazım mı sence? Benim işim şarkı söylemek, sahnede olmak. Okul sadece kafa dağıtmak için.”
Banyodan çıkıp hızlıca üstünü giydiğinde, saçlarını kabaca düzeltti. Aynada kendi yansımasına baktı. Ne kadar yorgun olursa olsun, yüzünde hâlâ sahnenin izleri vardı. O ışıkların altında yaşadığı hayatın ağırlığını kimse anlamıyordu. Ama okulda arkadaşlarının yanında bunu hissettirmiyordu. Çünkü orası, sahnenin dışında gerçekten nefes alabildiği tek yerdi.
Kahvaltı masasına geldiğinde ablası onu bekliyordu. Masada kızarmış ekmek, yumurta ve taze sıkılmış portakal suyu vardı. Ablası, tabakları önlerine doğru ittirirken, “Hadi, ye de çık. Yolda yine söylene söylene yürüyüp geç kalma.” dedi.
Jisung masaya oturdu ve göz ucuyla ablasına baktı. “Sen var ya, gerçek bir müdür gibi konuşuyorsun. Okul müdürüm sen misin, ablam mı?”
Ablası hemen karşılık verdi. “Ben senin hayat müdürünüm. Sen olmasan herhalde sabahları yatağından kalkmaz, bütün gün uyurdun.”
İkisi de kahvaltı boyunca birbirleriyle laf dalaşı yapmaya devam ettiler. Jisung bir lokma aldıktan sonra, “Ya bu yumurta biraz fazla pişmiş.” deyip kaşlarını kaldırdı. Ablası hemen tersledi: “Beğenmiyorsan kendin yap kardeşim. Ben sabah sabah senin keyfine göre mutfağa mı gireceğim?”
