2006 Ankara - Anıtkabir
Ankara'da bahar havası hakimdi güneş bir şeyleri aydınlatmak ister gibi yüzünü göstermiş ışığını Ankara semalarına yaymıştı. Hafif rüzgar esintisinde Anıtkabir yolundaki çam ağaçlarının yaprakları hafifçe sallanıyordu o sabah şehir gürültüsünü Anıtkabir in taş duvarlarının dışında bırakmıştı. Ankara'da adeta bayram havası hakimdi. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.
Anıtkabir'de tören yapılıyordu. Tören alanı okul formaları içinde çocuklarla doluydu. Ellerinde küçük bayraklar ,yakalarında Atatürk rozetleriyle heyecanla yürüyen minik adımlar ,taş zemine bastıkça titreşen bir sessiz coşku bırakıyordu. Öğretmenler ,veliler ,askerler ,
albaylar, generaller... Herkes kendi ciddiyetine göre kutsal mekanın içinde bir düzende yer alıyordu.
O kalabalığın içinde saçları tepeden beyaz kurdele şeklinde bir tokayla yarım toplanmış beş yaşında annesinin elini tutan minik bir kız çocuğu yürüyordu. Üzerinde adeta 23 Nisan için giyilmiş kırmızı diz kapaklarının hizasında biten kısa kollu bir elbise ve omzuna astığı pembe, çiçekli bir çantası vardı. Minicik burnu hafif kıpır kıpırdı ,çenesini kaldırmış göğsünü gere gere yürüyordu.
Adı Ülkü'ydü ve daha o yaşta içten içe taşıdığı ismin ağırlığını seziyordu.
"Anne bugün benim bayramım mı?" diye sordu annesine.
Annesi Ülkü'nün elini bırakıp yüzündeki gülümseme eşliğinde kızının yanına çömeldi. "Evet kızım Ata'mız bugünü sen ve senin gibi ülkemizde ki ve tüm dünyadaki çocuklara hediye etti. "Ülkü kocaman olmuş gözlerle, annesine baktı. "Anne Atamız bugünü bana ve benim gibi çocuklara hediye etmişse ona teşekkür etmek istiyorum beni onun yanına götürsene."
Başak tebessüm etti kızına. "İstiklal Marşı'mızı okuduktan hemen sonra seni götüreceğim birtanem" dedi. Ülkü hevesle kafasını salladı bir kaç saniye içinde herkes saygı duruşuna geçti , hepbir ağızdan gür bir şekilde İstiklal Marşı okundu.
İstiklal Marşı bittiğinde Başak gülümseyerek Ülkü'ye baktı ,elini uzattı ve "Hadi." dedi.
Anne kız birlikte Atatürk ün kabrine doğru yürüdüler. Ülkü hemen Atamıza asker selamı verdi bu hareketi Başağı gülümsetti. "Atam bize bugünü armağan ettiğin için sana çok teşekkür ederim" dedi. Başak gülümsedi. Kızının yurduna ne kadar hayırlı bir evlat olacağını hissediyordu. O an Başak'ın telefonu çalmaya başladı.
"Anneciğim sen burada bekle ben hemen telefonla konuşup geleceğim." deyip oradan uzaklaştı. Ülkü meraklı meraklı etrafına baktı. Sonra kabrin çıkışına yürüdü ,koşarak merdivenleri indi ve Anıtkabir'in müze bölümüne doğru yürüdü.
Atatürk'ün portleri ,değerli tarihi eserlerin olduğu müze. Atatürk'ün meşhur tablosunu gördü. Koca çerçeveli yağlı boya portresi karşısında ,ellerini arkada birleştirmiş, 13-14 yaşlarında bir çocuk duruyordu .
Duruşu o yaştaki bir çocuğa benzemiyordu. Omuzları düz ,gözleri sabit ,çenesi dikti. İçinde bir asker sessizliği taşıyordu. Saçları koyu ,teni buğday en dikkat çekici yanı ise gözleriydi. Gökyüzü gibi açık ama pencereleri sıkı sıkıya kapalı açık mavi gözler.
O çocuk Devrim'di.
Kız usulca Devrim'in yanına yaklaştı ,ayaklarının ucunda yavaşça yürüdü. Bir merak değildi bir şey dürtmüştü sanki onu. Minicik yüreğinde tarif edemediği bir kıpırtı. Yanına vardığında sessizce durdu.
Devrim yanındaki varlığı hissedince hızla başını yana doğru çevirdi . Küçük bir kız çocuğuydu bu. "Senin gözlerin ne kadar güzel. Aynı gökyüzü gibi." dedi neşeli bir sesle. Devrim şaşırmıştı. Küçük bir kız cesurca karşısına geçmiş gözlerinin içi ne bakıyordu. Gülümsedi istemsizce.
Ama daha ağzını açmadan küçük kız parmak uçlarında yükseldi "Yakından bakabilir miyim gözlerine?" dedi fısıltıyla.
Devrim sorgulamadan eğildi. Neden edildiğini kendisi de anlamadı. Başını küçük kıza yaklaştırdı ve o an Ülkü dudaklarını Devrim'in yanağına dokundurdu oraya bir öpücük bıraktı. Bısa hızlı ve masum öpücük Devrim in bedenini irkiltti. Ülkü geri çekilince kıkırdadı neşeyle.
Devrim irkildi. Ama bu irkiliş korku değildi bir anlığına zamanın çizgisinden kaymasıydı sanki. Küçük kız bu defa omzundaki çantasını karıştırdı minik elleriyle çantasından topraktan yeni koparılmış beyaz bir manolya çıkardı. Tam açmamış kenarları bükülmüş ama kokusu taze bir manolyaydı bu.
"Bu da senin olsun güzel gözlü çoçuk. Hadi ver elini." Devrim avcunu açtı, kız çiçeği avcuna bıraktı. Kıkırdayarak "Bunu hiç atma" dedi ardından "Hih" diyerek eliyle kendi yüzüne vurdu annem beni merak eder benim gitmem lazım hoşçakal gökyüzü gözlü çocuk" dedi.
En içten gülüşüyle ve sonra çantasını hafifçe savurarak. Küçük adımlarla. ayağındaki pembe pabuçlar eşliğinde annesine doğru koşturmaya başladı.
Saçlarındaki beyaz kurdele toka usulca yere savruldu.
Devrim arkasından bakakaldı ,ip yürüyüp yerdeki tokayı eline aldı. Sol avcunda beyaz manolya sağ avcunda küçük kızın saçlarından düşen toka vardı.
Ve yıllar sonra ,o beyaz kurdelenin dokunduğu parmaklarının arasında ,her şey yeniden başlayacaktı ama bu defa ne çocukluk ,ne unutmak ,ne zaman. Hiçbiri yetmeyecekti o gün karşılaşan iki kalbi susturmaya.
ESTÁS LEYENDO
HİCRAN
De TodoBiri nefes almakta zorlanıyordu, diğeri yıllardır içine çektiği karanlığı anlatamıyordu. Ama bilmiyorlardı biri diğerinin nefesi diğeri ise ışığı olacaktı.
