Geçmişin kanlı mirası gölgelere gizlendi. Ancak en büyük tehlike saklanan sırlar değil...
O sırlara hükmeden adamdı.
Paris'in korunaklı ışıklarından İstanbul'un karanlık ve tekinsiz labirentlerine dönen Asi Kasabalı için hayat artık tek bir amaçtan...
Ne zaman başladığını fark etmezsiniz. Ama bir noktadan sonra, geri dönüp baktığınızda her şeyin o anla değiştiğini anlarsınız.
Okuduğunuz tarihi not edin.
Çünkü bir süre sonra, her şeyin nerede başladığını hatırlamak isteyeceksiniz.
Mücevher Günahlar Serisi ilk kitabı Kristal Karası ile kapılarını ışıltılı, kanlı ve tutkulu bir koridora doğru aralıyor. Attığınız her bir adıma dikkat edin ve yolculuk sırasında kendinize bile güvenmeyin...
Oops! This image does not follow our content guidelines. To continue publishing, please remove it or upload a different image.
KRİSTAL KARASI - PROLOG
"Her hikaye bir başlangıçla değil, bir sırla başlar."
26 Aralık Gecesi...
İstanbul'un üzerine çöken o yoğun ve tekinsiz sis, sanki şehri yeryüzünden silmek istercesine her şeyi yutmuştu. Yağmur, gökyüzünden dökülen masum bir doğa olayı değil; asfalta vurduğunda Boğaz'ın çamurunu ve yeraltının yüz yıllık günahlarını yüzeye çıkaran soğuk, keskin bir kırbaç gibiydi. Zırhlı aracın silecekleri, ön camdaki bu amansız saldırıya yetişmekte zorlanıyor, her gidiş gelişinde metalik ve sinir bozucu bir gıcırtıyla o ağır geceyi bölüyordu.
Alparslan Ateş Kasabalı, direksiyonu o sarsılmaz, o buz gibi otoriter sakinliğiyle kavramıştı. Ancak direksiyonun derisine gömülen parmak eklemlerinin bembeyaz kesilmesi, içindeki fırtınanın dışarıdaki o mahşeri yağmurdan çok daha yıkıcı olduğunu ele veriyordu. Gözleri, sisin içinde bir hayalet gibi beliren yol çizgilerindeydi ama zihni kilometrelerce uzaktaki, belki de yıllar öncesindeki bir arafın tam ortasındaydı.
Umay Çağın...
Zamanında Gökalp Krallığı'nın en dik duran kadınlarından biri olan, şimdiyse Alzheimer'ın acımasız pençesinde bir çocuk gibi savunmasız kalan kuzeni... O gece evden çıkıp gitmişti. Kendi zihninin yıkık dökük labirentlerinde yirmi yıl önceki bir ismin peşine düşmüş, geçmişin soğuk hayaletlerini kovalarken bu fırtınalı gecenin karanlığında kaybolmuştu. Alparslan için Umay sadece bir akraba değildi; o, Kasabalı ailesinin kanla yazılmış tarihinde kalan son masumiyet kırıntısıydı. Eğer ona bir şey olursa, bu karanlık düzenin sadece gücü değil, geriye kalan son cılız ruhu da can verecekti.
Yan koltukta oturan Armina, huzursuzluktan adeta nefes alamıyordu. Yıllar önce bu krallığın kapılarını tekmeleyerek açan, zekâsıyla şeytanı bile masada yenen o cesur kadın; şimdi ellerini dizlerinin üzerinde sımsıkı kenetlemiş, tırnaklarını avuç içlerine kanatırcasına bastırıyordu. Bal rengi gözleri dolmuştu ama karanlığa teslim olmamak için ağlamaya direniyordu. O, Alparslan'ın sadece eşi, çocuklarının annesi değildi; bu kan ve barut kokan dünyada, Alparslan'ın sırtını yaslayabildiği tek gerçek, tek yıkılmaz kaleydi. Ancak bu gece, o koca kalenin surları bile titriyordu.