Mezarlığın içine girişini izlerken omuzlarının daha da çöktüğünü görünce yüreğime sayamadığım kadar çok hançer saplandı. Hülya'nın üzerindeki her şey siyaha bezenmişken yüreğinin de karalara bağlandığını anlamış oldum. Taner yani Hülya'nın eşi kalp krizi sonucunda bir yıl önce vefat etmişti ve her cuma istisnasız o eşini ziyarete geliyor, içini döküp özlem gideriyorken ben de Hülya'yı ziyaret edip, içimi dökemesem de uzaktan hasret gideriyordum. Tam bir yıl, üç yüz altmış beş gün belki de daha fazlası geçmişti ve acısı dinmemişti yitirdiğinin ardından. Her gelişimde bu sefer aşmıştır kaybının acısını ve hayatına kaldığı yerden devam ediyor olarak göreceğimi ümit ettiğim kadını aynı şekilde buluyordum; mutsuz, hüzünlü ve yalnız. Konduramıyordum bu şen kahkahaların, sevgi sözcüklerinin dudağından hiç düşmediği, gülerken gözlerinin içi gülen kadını böyle görmeye. Bu kadar mı çok sevmişti Taner'i. Bu kadar mı vazgeçilmezdi o adam onun için? Kıskançlık ve haset duyguları bir anda yüreğime otururken, sevdiği adama vefasını görünce imrenmeye başlıyordum. Bu duyguların sahibi olan adam neden ben olamadım diye kızıyordum kendime.
Aynı mahallede büyümüş, birlikte okul yıllarını geçirmiş gençlerdik biz. Kalabalık bir grubumuz vardı, herkes birbirine güvenir, sırtını yaslardı içine en ufak bir şüphe düşmeden; ta ki Taner'in Hülya'yı sevdiğini öğrendiğim güne kadar. Bir panik dalgası dolandı içimde, Hülya'nın elimden gideceğine dair. Zaten elinde bile olmayan kadın nasıl gider diye sormayın; cevabım yoktu buna...
Hülya nikah altına girdiğinde bizden de benden de giderdi. Dayanabilir miydim; dayanırdım o mutlu olsun yeter dedim; kendimi kandırarak. Belki Taner'i kabul etmez; herşey olduğu gibi devam eder dedim; olmadı...
Taner tüm karşılarına çıkan engellere rağmen telli duvaklı gelini yaptı Hülya'yı. Onu öyle mutlu görünce, mutlu olsun da bu da bana yeter dedim; yetmedi...
Hülya mutlu olsun, sevsin ve sevilsin istedim; sevdiği ve sevildiği ben olamadım; buna da olsun dedim, yetmedi bana...
İçimde hiç dolmayan, dolduramadığım bir boşlukla hayatıma devam ettim ben de. Evlendim, eş oldum; çocuk sahibi oldum, baba oldum; ne olduysam da yine de Hülya'yı seven Erdem olmaya devam ettim.
Eşimi kandırdığımı düşündüm uzunca bir süre, işin içinden çıkamayınca derdimi ona da açtım isim vermeden. Yüreği dolu bir adamın eşi olmaya gönlün razı değilse bu iş olmasın dedim, kabul etti; yüreği dolu bir adamın yüreğine giremeyeceğini bile bile eşim olmayı. İkimiz de bir uçurumun kenarına yuva kurduk; her rüzgardan, sarsıntıdan etkilenecek bir şekilde. Etkilenmedik. Çok güzel üç evlat yetiştirdi Ayşe; bana da vefalı bir eş oldu. Bir gün onu da ani bir şekilde toprağa verdim. Bana son sözleri; üzülme ve sevdana sahip çık; çok güzel sevdin, peşinden git Erdem. Hakkım sana helaldir dedi ve kapattı gözlerini.
Şimdi bir eş kaybetmiş Hülya'ya bir de eş kaybetmiş Erdem'e bakıyorum, girdiğim girdaptan çıkamıyorum. Bugün onun yanına gitme isteği ile gelmiştim kabristana, gidebilir miyim acaba? Ona derdimi anlatabilir miyim ki? Onu göz yaşları içinde eşininin yanından kendi yamacıma alabilir miyim?
Usul usul yürüdüm kabristan yollarını, buldum Hülya'yı yine dua ederken göz yaşları içinde. Dualarının arasında sensiz geceleri çok korkuyorum, uyuyamıyorum Taner diyordu. Bu kadın bir yıldır uyuyamadan korkuyla geceleri mi tüketmeye çalışıyordu? Kimsesiz mi hissediyordu; görünenin aksine. Kabristanda ölülerin olduğu yerde saatlerini geçiren kadın korkmuyor; dirilerin olduğu yerde geceleri korkuyordu...
Selam verip; yanına oturdum ve çocukluk arkadaşıma ben de dua ettim. Bugün yapacaklarım için önce Allah'tan beni affetmesini, sonra da güç vermesini diledim. Hülya'nın duası bitince birlikte yürümeye başladık kabristanın çıkışına doğru.
Havadan sudan konuşurken o da bana başsağlığı dilemediğini, acımı en iyi onun anladığını dile getirdi. Diyemedim ki Hülya sen benim acımı anlayanım olamazsın, sadece acımı alanım olabilirsin. Dilimdem kelimeler dökülemedi, sadece tebessüm edebildim.
Araç ile gelmediği için evine bıramayı teklif edecekken, yemek yemeyi teklif ettim. Suratının kaşık kadar kalmasından yemek bile yemediği belliydi, hiç beklemediğim şekilde kabul etti teklifimi. Madem o beni bu kadar mutlu etti dedim, ben de onun sevdiği şekilde yemekler yedireyim diye kendi yapacağım yemeği ikram etmek istedim, onu da kabul etti. Direnecek gücü mü yoktu, bir sese mi ihtiyacı vardı, derdini bilene mi bilemedim; bilmek de istemedim. Onu arabada bırakarak, hızlıca market alışverişini yapıp, geldim. Geldiğimde gördüğüm manzara harikaydı; arabamın yolcu koltuğuna uyuyan bir melek vardı ve ben bu meleği eninde sonunda evimin , gönlümün sahibi yapmaya kararlıydım.
Onu uyandırmadan sakin bir yolculuğun ardından eve ulaştık. Kıyamadım uyandırmaya, aldım kuş kadar hafif olan bedenini kucağıma ve çektim içime cennet kokusunu saçlarından. Hasretim olan kadının kokusunu içime hapsettikten sonra artık kimse benim yanıdan Hülya'yı uzaklaştıramazdı, kendisi bile...
Usulca çıktım merdivenlerden, sarsmadan açtım kapıyı ve yıllardır yapmak istediğim şeyi yaptım, evimin eşiğinden Hülya'yı kucağımda geçirdim. Tamam üzerinde gelinliği olması ve evli olmamız gerekiyordu hayallerimde, olsun bu bile mutluluktan beni çıldırtmaya yetiyordu.
Yatağıma yatırıp, üzerini örtüp, çıktım odadan. Yemek hazırlamam gerekiyordu o uyanmadan önce ama çöktüm mutfağın ortasına gücüm çekilmişcesine. Duvara yaslanıp, hüngür hüngür ağladım uzunca bir süre. Hani erkekler ağlamaz derler ya, halt etmiş bunu diyenler. Bal gibi de ağlar. Ağladıkça rahatladım. Neye ağladım ki ben? Hülya'nın yorgunluğuna mı? Korkularına mı? Güvenecek bir dal bulunca kendini bırakmasına mı? Bana güvenmesine mi? Bilemedim... Bilmek de istemedim, hepsine ağladım sanki...
Ağlama krizim bitince arabadaki malzemeleri taşıdım eve sessizce. Başladım Hülya'ya sunabileceğim en güzel yemekleri yapmaya. Midesi hassastı onun çocukluktan beri. Dışarıdan bir şey yedi mi hasta olurdu günlerce. Ona dokunan ya da zarar verebilecek hiç bir şey eklemedim yemeklerime. Kulağım ondan gelecek en ufak bir seste iken; hiç bir şey gelmedi. Masayı hazırlayınca gittim odaya ve onu uyurken buldum. Daha da uyanacak gibi değildi. İçimde ona sarılarak uyuma ve yemek yeme istekleri kavga ederken, mutfağa gidip, ocakları kapattım, bozulma ihtimali olanları dolaba kaldırıp, gittim sevdiğim kadınîn yanına. Üstümdeki tişörtü de çıkarınca hazırdım yatmak istediğim en güzel uykuya. Bana kızacağını, saydıracağını biliyordum; ama bu nefsime engel olabileceğim anlamına gelmiyordu. Saçlarını koklayıp, kollarıma aldığım kadını saatlerce izlerim derken ne ara daldım uykuya bilemiyorum...
Uyandığımda sabah olmuş, Hülya üzerimde, bir eli avucumda, diğer eli ise göğsümdeydi. Çıldırmak üzereydim. Bu kadın ne ara üzerime çıkmıştı da benim haberim yoktu ve hala uyanmaması aslında benim can güvenliğim açısında iyiydi. Uyanması ve uyanmamız gerekiyordu, aksi taktirde benim bir erkek olduğum ve kendimi kontrol etmemin de bir sınırı olduğunu hatırlaması gerekiyordu.
Elimle saçını burnuna değdirip, uyandırmaya çalıştım, gözlerini kırpmaya başladığında uyuyor numarası yapmam daha doğruydu. Üzerime çıkan o iken, ben bir şey söyleyemezdim.
Uyandı ve nerede olduğunu anlamaya çalıştı, sonra kimin üzerinde olduğunu. Üzerinde yattığı adamın Erdem olduğunu anlayınca rahatlama sesi çıkarttı anlayamadığım bir şekilde. Yataktan sesiz bir şekilde çıkıp, kapıyı kapattı. Ne yani beni bu şekilde bırakıp, gidecek miydi? Pencereden bahçe kapısına baktığımda evden çıkmadığını görünce rahatladım. Mutfaktan çeşme sesi gelince gülümseyerek uyumaya devam ettim. Bakalım sevdiceğim beni nasıl kahvaltıya kaldıracaktı?
Yarım saat sonra Hülya'nın usulca kapıyı açtığını duyunca uyuma numarasına devam ettim. Nasılmış sevdiği kadın tarafından uyandırılmak merak etmiyor değildim. Hafifçe seslenmesi bile büyüleyiciydi. Bu kadın hep benim evimde, yatağımda ve mutfağımda olmalıydı, güzellikle ya da zorla. Sırtımda olan elini tutup, hızlıca yatağa çekip, üzerine çıktım gözlerim kapalıymış gibi. Gömdüm burnumu boynuna, aldım ciğerlerime Hülya kokusunu. Gözlerimi açacak cesaretim gelince onun da gözlerinde şaşkınlıktan faydalanarak öptüm alnından.
- Bu yatakta üstüme çıktığın an benim namusum oldun Hülya. Hemen evleniyoruz, yıldırım nikahı ile...
ŞİMDİ OKUDUĞUN
BİLİYORDUM...
Short StoryGenelde bilmediklerimiz bizi çıkmaza sürükler. Ya bildiklerimiz? Bildiğimiz halde görmezden geldiklerimiz. Duyup, görüp, hissedip; yok saydıklarımız? Bunlar hayat yolunda hiç mi önümüze set, yolumuza engel olmaz? Bu hikayede bildikleri yüzünden susa...
