Bölüm 1

10 4 3
                                        

"SAKLAMBAÇ"

Yazın son günlerini yaşayan Ankara, dalgaların sesini gökyüzüne taşıyan maviyi insanoğlunun doyumsuz zevkine sunduğu andan itibaren çevreyi kuşatan gürültü hiç eksik olmamıştı. Bir insan suretinde olsaydı eğer yüzünün şekillenmesine sebep olan kaşlarını büyük bir rahatsızlıkla çatar, sunduğu tatlığa karşılık gördüğü bu muamele yüzünden herkesten şikayetçi olurdu. Fakat suretinin gözükmesini engelleyen Tanrı'yla aralarındaki husumet henüz son bulmamıştı. Bu yüzden olsa gerek ki yılın büyük bir bölümünü gri bulutların üstünde geçirerek ona direnmeye çalışıyordu. Fakat bugün, o grilerin arasına girmeden hemen önce içine sızmış olan bu maviyi insanoğlunun huzuruna serdiğinde, haftasonunun keyifli bir şekilde geçmesi için yapabileceği her şeyi yapmıştı. Anlaştığı yağmur bulutları geceye hazırlanıyor, rüzgarın sesi etrafta dolanmak için sokakların boşalmasını bekliyordu. Bu keyifli yalnızlığını insanları izlemek için harcadığında onları gördü. Mutlu bir aile tablosunu andıran çerçeve kırılmadan hemen önce gerçekten de mutlu olmayı başarılmış o son aileyi...

Sonra yağmur yağdı. Güneş, Ankara'nın tenine habersizce veda etti. Yıldızlar göz bebeklerine sinen bu acıyı sindirebilmek adına karanlığa hakim olduklarında kalplerin içinde biriken siyahlıklar bir ormana dönüştü. O ormanın içinde bir kız yürüyordu. Henüz 18 yaşını yeni doldurmuş, abisinin attığı topu ağaçlık alanın içinde bulabilmek için koşturarak karanlığa koşan bir kız. Bastığı çalılıkların ayakkabısının altındaki kırılmış seslerini aldırmadan ayaklarını genişçe açarak yürümeye çalışan hali, terden sırılsıklam olmuş saçlarını alnına yapıştırıyordu. Göğsünde yarım kalmış bir nefesle bir anda öylece durdu. Etrafa kısaca göz atıp topun gittiği yeri bulmaya harcadığı dakikalar, onu izleyen kargaya dönseydi eğer attığı adımları geriye doğru çevirir; arkasına bile bakmadan kaçmak için kullanırdı. Ancak o karga hiç ses çıkarmadı. Kendisini kamufle ettiği dalda öylece kızı izledi. Yağmur bulutlarını bastıran gökyüzünün hain planına ortak olmak adına diline çektiği mührü gözlerine de çektiğinde bir ses duyuldu. Ağaçlara tünemiş olan kuşların çığlıklar eşliğinde kaçmasına neden olan bir ses.

Bir silah sesi...

Genç kızın yeşil gözlerine kaçan korku, sessizliğin baş köşesine oturduğunda kalbinin ritmi değişmişti. Öyleki, burun deliklerini dolduran havanın ciğerini yaktığını hissetmiş anlık da olsa nefesini tutmayı başarabilmişti.

Ürpermişti çünkü bu korku tanıdık değildi.

Ürpermişti çünkü bu korku tanıdık gelmişti.

Bacaklarından boşalan bir kuvvetle adım atmayı başardığında duyduğu silah sesi yeniden ormanlık alanı doldurmuş, az önceki kuvvetini anlık bir hevesle kaybetmişti. Damarlarında gezen bu korkuyu zihni farklı senaryolarla tamamlarken etrafına bakamıyordu. Ses çok yakın gelmişti. Eğer hareket ederse farkedileceğini biliyordu ama hareket etmezse de yine de burada durduğu için farkedilecekti. Tuttuğu değneğin ucu farklı yollarmış gibi gözükse de aynı kapıya çıktığında karar vermesi gerekiyordu. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Kaçacaktı. Hem de arkasına bile bakmadan bacaklarında bulmayı ümit ettiği büyük bir hızla kaçacaktı. Fakat zihnini tamamlarken zamanın yetersizliğinden kaynaklanan hatalar onun ayaklarına dolandığında çalıların arasından bir ses geldi. Kafasını o yöne doğru çevirdiğindeyse bir adamla göz gözeydiler. Korku bir çiğ tanesi gibi gökyüzünden süzülüp de genç kızın ellerine döküldüğünde kalbindeki siyah noktanın pompalanmış kanın içine karıştığını biliyordu. Bu kez korktuğu kişi karşısındaki adam değil de kendisi olmuştu. Göz bebeklerine dökülen bir yansıma benliğini sarstığında adamın parmaklarına sarılmış olan siyah metali gördü. Saniyenin onda birini kapsayan bu bakışma kararmaya yüz tutan gökyüzünü hüzne boğduğunda güneşin neden kaçtığı anlaşılmıştı. Bu manzarayı görmek istemeyen Ankara bugün yağmurluydu. Yağmur o zaman düştü toprağa. Genç kızın burnunun üstüne düşen su damlası bir çocuk gibi ürkmesini sağladığında ağzının içini saran bir çığlıkla arkasını döndü.

-"Kız gördü, önünü kesin!"

Duyduğu sesle neye uğradığını şaşırdığında kaçmakla ilgili fikirleri bir bir yağmur suyuyla yıkanıyordu. Saçlarını savuran rüzgar, sokakların boşalmasını beklememişti. Sonbahar çökmüş, yazın Tanrı'ya olan küskünlüğü şimdi başlamıştı. Ağaçlardan sıkılan yaprakların toprakla olan kavuşması genç kızın adım attığı yerlerde bittiğinde bir kuş, yuvasında ölü olarak bulunmuştu.

Göğsünü delip geçen korku, ense kökündeki Azrail'in parmaklarına sarılırken genç kızın bedeni yukarı doğru havalanıyordu fakat ayakları yerdeydi. Zihnindeki işgale tanık olmayan bir yabancıyla karşı karşıya kalmıştı ve görüşüne göre yeniliyordu. Bu yenilgi, onu bu kadar hazırlıksız yakalamasaydı eğer bir şansı olabilirdi. Ama o şansı, bugün yuvasında ölü olan kuşun az önce gördüklerini genç kıza anlatmayan kargadan yana olduğunu kimse bilmiyordu. Bu yüzden olsa gerek ki yolunu kaybeden kızın bedeni, arkasını dönmeden hemen önce çarptığı bir bedene mahkum olduğunda belini saran kollar katilinin kollarıydı. Korkuyla önünü döndüğünde ise duvara asılmış olan saatin durduğunu görmüş, nefesi kesilmişti.

-"Sobe." dedi karşısındaki adam. Fısıltıya yakın olan sesi, kulaklarını tırmaladığında ensesini yakıcı bir acı kavradı. Göz bebeklerine çekilen perdeler siyah bir renge boyanırken kalbinin attığı son parça kollarının arasında olduğu adama kaymıştı. Gördüğü siyah gözleri kalbinin rengindeydi ve ona bakıyordu. Saçlarını savuran rüzgara yenildiğinde düşmeden hemen önce başını tutan parmakların sıcaklığı yanağını ısıttığında adamın gözlerine geçirmiş olduğu katil dudaklarını öpüyordu. "Yakalandın."

You've reached the end of published parts.

⏰ Last updated: Jun 28, 2024 ⏰

Add this story to your Library to get notified about new parts!

TANIKStories to obsess over. Discover now