SİMGE 1: VARLIKSIZLIK

41 2 2
                                        

Zihnime bir acının saplanmasıyla bilincimi yitirmekten son anda kurtuldum. Hayatta kalabilmek için düşüncelerimi ucu sivri bir alete dönüştürmüştüm. Düşüncelerimi tutan parmaklarım gevşediğinde, düşünceler parmaklarıma dolanıyor ve diken gibi batıyordu.

Acıyla gözlerimi kapatıyor, acıyla gözlerimi açıyordum. Acının suretleriyle yüzleşiyordum; fiziksel ve zihinsel acının ötesine ulaşıyordum. Acının, insanın varlığından ayrı bir şekilde var olduğu ve kendine ait bir döngüsünün olduğunu görüyordum. En savunmasız anımda bedenimde bir parçasını bırakarak karşıma geçmişti, gözlerimin arkasına bakıyordu. Beni anlamaya çalışıyordu. Beni anladığına ikna olursam, kim olduğumu ondan öğrenmek istiyordum.

Sırtımı bir kayanın yüzeyi gibi hissettiren duvara yaslamıştım ama varlığını artık hissedemiyordum. Arkamda uğultusu ve rüzgarı kulağıma dolan bir uçurum vardı sanki ve bedenim bu hisle daha da ağırlaşıyordu. Hissettiğim yorgunluk, bir uçurumdan düşmüş gibi değil de, bir uçurumu tırmanmış bir insanın yorgunluğu gibiydi.

Karşı duvarın köşesinde usulca kıvrılarak ilerleyen bir yılan vardı ama zaman o yılan kadar rahat ilerlemiyordu burada ya da zaman kavramının özüyle alakalıydı. Zamanın bir yanılsama olduğu gerçeğine inanıyordum. İçinde yaşadığım şey zamandı. Zaman içine girdiğim bir mekandı benim için. İçine girdiğimiz her şey, artık içimizdedir ve o noktadan sonra içinde olduğumuz bir mekan, algımız için artık yoktur. Zamanın yuvası zihnimdi ve zihnimin yuvası da zamandı.

Kendimi uyanık tutmak için aklımdan geçirdiğim her şey bedenimde huzursuzluk yaratıyordu. Uyuşukluğun geçmesi için ayaklarımı uzattım. Bu sırada zincirlerimin çıkardığı ses yankı oluşturmuş ve zindandaki herkesin homurtuyla kıpırdanmasına sebep olmuştu. Burada sadece varlığımızın değil, zincirlerimizin sesi de nefret sebebiydi.

Bir an için arkamdan gelen mırıltılara kulak kabarttım. Burada birçok mahkum vardı ve bazıları burada olmayı hak etmediğini sayıklıyordu. Bazıları sessizdi, bazıları suçuyla birlikte geleceğini de kabul etmişti. Ben suçsuz olduğumdan emindim ama yine de hak etmediğimi sayıklamıyor, yaşadığım acının yanında geleceğin ne getireceğini merak ediyordum. Dünyanın bana karşı koymak için yapacaklarını ve benim dünyaya karşı koymak için yapacaklarımı görmek istiyordum.

Zindanın küçük penceresi, içinde sonsuzluğu barındıran bir küre gibi parlıyordu. Dışarıda güneş tam anlamıyla doğmuştu. Buraya zincirlendiğim ilk günden beri yapmakta olduğum şeyi yapmaya devam ettim. Pencerenin ardında varlığımın farkında olan bir varlık vardı. Ben onu izlerken, o da bir an olsun gözünü ayırmadan beni izliyordu. Ben ona içimdeki karanlıkla beraber bir karanlığın içinden bakıyordum; o ise içine aydınlığın dolmuş olduğu gözleriyle ve güneş ışığı dolu bir pencereden bakıyordu. Ona vurulan tek zincir gökyüzü gibi duruyordu. Gözlerinde beni tanıdığına dair bir parıltı yakalıyordum her zaman ama bu bana imkansız geliyordu. Kim tanıyabilirdi beni bu vaziyette?

Kafamı arkaya doğru çevirdim ve diğer mahkumlara baktım. Hepsi beni izliyordu.

Tekrar pencereye döndüğümde ise yüzüme hatta direkt bilincime saldıran koca bir karanlıkla karşılaştım. Zihnimde iki düşünce, iki bilinç birbirine çarpmıştı sanki. Gözlerim bir anlığına kör edici bir ışıkla dolmuştu. İstemsizce tekrar arkama dönmüştüm. Görme yetimi kazandıkça bir aydınlığın içine doğdum yavaş yavaş.

Hafızam, beynimin içinde boşlukta yüzüyordu. Annesinin ellerini bir anlık dalgınlıkla bırakan küçük bir çocuğun kaybolduğunda yaşadığı paniği ve korkuyu yaşıyordum. Zihnim benden kopmuştu sanki ama yine de bana tutunmaya devam ediyordu.

Hafızanın en kötü yanı sanırım yaşamasına rağmen var olmuyor olmasıydı. Var olmasa bile benimle varlığını sürdürmek zorundaydı. Hafızamı kanıtlayabilecek tek şey olan dilim ise, yaşadığım şeyle bedenimde en yalnız yer olmuştu.

Karşımda beliren beyaz önlüklü adama anlamsız bir ifade ile bakıyordum. Nasıl bir yüz ifadesine sahip olmam gerektiğini belirleyemiyordum.

Adamın kolumdan tutup beni götürmesine izin verirken, kafamı pencereye çevirdim ve karanlığa baktım. Bana beni tanıdığını resmeden gözlerle bakan birini gördüm. Karanlığın içindeydi; sanki bir zindandaydı. Gülümsüyordu. Bu anı sanki defalarca yaşamış gibi bir hisle doldu içim.

Bir şeyler söylemek istedim; kelimeler dudaklarımdan dökülüyor ama dudaklarımın hareket ettiğini hiç sanmıyorum. Bir sesim var ama bunu ben bile bilmiyorum galiba. Karanlığın içindeki gözler bana kendimle hiç tanışmamış olduğumu söylüyordu sanki; hatta kendimi onun gözlerinin dışında hiç görmemiştim sanki bu zamana kadar. Hangimiz gerçekti? Bunu anlayamıyordum.

Sanki aramızda küçük bir tragedya sergilemiştik. Kimse bunun farkında değildi.

Bir koridor boyunca sürüklenirken etrafım benim gibilerle doluydu. Herkes bir odaya hapsediliyordu.

Yaşadığım bir gerçeklik vardı, aynı zamanda beni yaşayan bir gerçeklik vardı. Varlığım, gerçekliğin çatışma yarattığı sonra da uzlaştığı bir şeydi. Varlığım bunun sonucuydu ve her şey bir yanılsamanın peşinde kaybolmuştu.

SİMGE HİKAYELERİDes histoires addictives. Découvrez maintenant