Halka'nın Tozu

246 15 8
                                        

30 Kasım 1990:

-Çağatay'ın doğumu-

***

15 Ocak 1991:

Ormanlık alandaki beyaz malikane, karların arasında kaybolmuştu. Varlığı çatı ve ışıklandırmalarıyla belli olan bu evin çeşitli yerlerine sayısız koruma konularak çok iyi bir şekilde korunuyordu. Malikanenin en iç kapısındaki korumalar içeriden gelen bağırışmaları ve ağlayan bebek seslerini duymazdan gelerek istiflerini bozmadan işlerini yapıyordu.

Adam kadına öfke saçan gözlerle bağırıyordu, kadın da ona aynı şekilde karşılık veriyordu;

-Gidemezsin dedim. Evlendiğimizden beri hep aynı şeyleri konuşuyoruz farkında mısın?
-Evet. Çünkü hiçbir şey değişmedi. Sen yine her zaman her yerde Cengiz "Han"lığını yapıyorsun. Her şeyi bana en baştan, bu yola girmeden, evlenmeden önce anlatmalıydın. N'oldu şimdi anlatmayınca daha mı iyi oldu? Beni de sürüklemek istedin bu karanlığa. Sonra Çağatay doğdu. Ne olacak sen ölünce Halka denen karanlık dünyanın başına mı geçecek, senin gibi yöneticilik adı altında insanlara gerekli gereksiz zulüm mü edecek? Yok öyle yağma. Ben hayatta olduğum sürece ne beni ne de bebeğimi bu karanlığa çekmene izin vermeyeceğim. Aydınlıkta büyüteceğim ben oğlumu ve sen olmayacaksın. Merak etme seni kötü biri olarak bilmeyecek. Tahmin edersin ki senin gerçek yüzünü anlatacak kadar gaddar değilim; seni öldü bilecek, iyi bir insan olarak bilecek. Öyle bilecek ki hem doğruları öğrenip hayal kırıklığına uğramasın hem de doğruları babasındanmış gibi öğrensin, hayali babasını rol model alsın. Sen de bize değil başkalarına hanlık yapmaya devam et. Şimdi, çekil önümüzden.

Kadın yere bıraktığı bebek kucağını yavaşça aldı. Evin kapısına doğru emin adımlarla ilerledi. Biricik oğlu ve kendisinin kurtuluşuna sadece iki adım kalmıştı.

(İki el silah sesi, çığlıkları her saniye daha da artan bebek ağlayışı..)

Adam üzüntü ve öfke ile karışık yüz ifadesiyle elinde ateş ettiği silahla yaklaşık otuz saniye boyunca kalakaldı. O sırada silah seslerini duyan iki üç koruma ne olup bittiğini anlamak için eve girdi. Adam onların girdiğini görünce hemen toparlandı, ciddi yüz ifadesini takındı. Orada bulunan korumalara seslendi;

-Hastanede bizim için çalışan doktora götür. Öldüğünden ve ölüm nedeninin uygun bir şekilde rapor edildiğinden emin ol.

Emri alan iki koruma kadını içlerinden biri ayaklarından biri de kollarından tutacak şekilde kaldırıp evden çıkardılar.

Evin içerisi sadece bebeğin çığlık çığlığa ağlamasıyla dolup taşmıştı. Adam bebeği kucaktan aldı. İçindeki tüm hayal kırıklığını gözlerine ve ses tonuna yansıtarak bebekle konuştu;

-Üzgünüm oğlum. Anneni öldürmesem, seni alıp gidecekti sonra ikinizi de bulup yaşatmayacaklardı, öldüreceklerdi. Hayatta olamayacaktın. Annen, Ceren seni yaşatmak için öldü..

24 Ocak 1991:

Uzun bir gecenin ardında gün aymaya başlayınca, hastane odasına perdenin arasından girmeye çalışan ışık hüzmeleri, odanın kasvetini biraz da olsa azaltmıştı. Odada iki kişi vardı. Hasta yatağında yatan, dünya yıkılsa ölüm uykusu bile uyumayacak olan ama yorgunluktan bayılıp uyuyakalmış bir kadın ve yine yorgunluktan gözleri morarmış olmasına rağmen kadını şefkatli bakışlarıyla seyreden bir adam.

Odanın kapısı içeridekileri rahatsız etmeyecek şekilde açıldı. Gelen bir doktor ve birkaç hemşireydi. Adam hemen ayaklanıp kadını nazikçe uyarttı. Kadın uykulu gözleriyle önce eşine ardından gelen doktora baktı. Doktorun kucağındaki minik bebeği görünce heyecanla kendini yattığı yerden doğrulttu. Doktor, narince bebeği annesinin kollarına bıraktı. Bebek, ceylan gözleriyle annesine ve babasına şaşkın bakışlar atıyordu.

HalkaWhere stories live. Discover now