DESERTER

By geckaldinhayri

28 5 12

"Trench'e hoşgeldin." 280618 More

Bölüm 1

28 5 12
By geckaldinhayri

Uzun süredir koşuyordu.

Bedenindeki bütün kaslar acıyla haykırıyor, bacakları kırılacakmış gibi hissettiriyordu. Bedeni durması için yalvarıyordu ama beyni henüz yeterince uzaklaşmadığını söylüyordu. Sanki dursa onlar bir anda arkasında bitecek ve onu yakalayıp geri götüreceklerdi.

Biraz daha, dedi kendi kendine. Biraz daha ilerlemeliyim, henüz duramam.

Oranın sınırlarından çıkmayı başardığı zaman güneş yeni doğmaya başlamıştı, yeri tespit edilip böyle kaçması ise bir saat kadar sonra olmuştu. Ve şimdi kaçıyordu. Muhtemelen ikindi vaktiydi, güneş yavaşça alçalmaya başlamıştı.
Kaçtığına hâlâ inanamıyordu gerçi. Bir rüyada olup olmadığını anlamak için kendini çimdiklemesine gerek kalmayacak kadar bacakları ağrısa bile; kendi kendine, acaba rüyada mıyım? diye sormadan edemiyordu.
Oradan kaçmak imkânsızdı çünkü. Oradan kaçmaya çalışan herkes öldürülüyordu, tıpkı Clancy gibi.

Böylesine saatlerce koşup durmasının asıl nedeni buydu zaten, durduğu an yakalanacağını düşünüyordu.

En sonunda ayakları birbirine dolanıp da yere yüzüstü kapaklanınca durmak zorunda kaldı. Doğrulup oturabilmek için çaba sarf etti. Bedeninde varlığından haberi olmadığı kaslar bile acıyla bağırıyordu sanki. Aldığı her bir nefes iğne gibi ciğerlerine batıyordu. Kendine gelmesi uzun zamanını aldı.
Yere sırtüstü uzanıp kızıl ve lacivertin cümbüş olduğu semaya baktı. Akşam vaktiydi. Bu saatlerde kendi grubu ayinde olurdu.

Acaba Nicolas nasıl bir tepki vermiştir? diye düşündü. Kendi varlığından haberi dahi olmadığı için sadece başına bela açmasından dolayı kızar mıydı, yoksa öfkesinden kendini paralar mıydı?
Ne olursa olsun oradakiler peşine düşecek ve kendisini bulduğu an en ağır şekilde cezalandıracak veya kendisini öldüreceklerdi. Kesinlikle emin olduğu tek şey buydu.

Karnının guruldaması ile elini karnına götürdü. Kaçmadan bir süre önce kendine birkaç gün yetecek kadar yiyecek stoklamıştı ama yeri tespit edilip de peşine düştüklerinde panikleyip eşyalarını almadan kaçmıştı.
Ve şimdi açtı.

Şu anda çorak bir arazideydi, çevrede yiyecek toplayabileceği bir çalılık ya da ağaç yoktu. Biraz daha ilerlemeliydi. İç çekip doğrulmaya çalıştı, bacaklarının ağrısı geçmeye başlasa da yorgunluğu yüzünden hareket etmek oldukça zordu. Birkaç dakikalık homurdanmalar ve acı dolu inlemeler eşliğinde en sonunda ayağa kalkabildi.

Şimdi nereye gidecekti? Kuzeye gidemezdi, onlar orada olmalıydı.
Doğuya döndü, içinden bir ses orada da olabileceklerini söylüyordu. Nedenini kendisi de bilmiyordu, yine de gitmemeye karar verdi.
Güneye yöneldi, daha önce güneyde köyler olduğuna dair bir söylem duymuştu, oraya gitse barınabileceği bir yer bulabilir miydi acaba? Güneş alçalmaya devam ederken bu seçenek de kendisine güvenli gelmedi. İnsanların olduğu bir yere gideceğini tahmin etmiş olabilirlerdi, bu yüzden vazgeçti.
Geriye batı kalmıştı. Düşünmeye devam ederse kendi paranoyaklığı yüzünden batıya gitmekten de vazgeçip olduğu yerde kalmaya devam edebilirdi. Bu yüzden hiç sorgulamadan batıya doğru yol aldı.

Ψ

Güneş çoktan batmıştı. Yıldızlar ve ay gökyüzünde birer inci gibi parıldıyordu. Ne var ki o bunun farkına varacak hâlde değildi.
Bir adım atacak enerjisi dahi kalmamıştı, açlık ve susuzluktan dili damağına yapışmıştı ve saatlerce koşmuş olmanın verdiği etki yüzünden nefes alış verişi düzgün değildi. Kalbi hâlâ adrenalin yüzünden deli gibi çarpıyordu ve soğuktan dolayı titremeye başlamıştı.
Bu gidişle öleceğim, diye düşündü. Ne olursa olsun yardım edecek birilerini bulmalıydı.

Kendisi için oldukça uzun bir süre daha yürümeye devam etti. Yorgunluğunun üstüne bir de dudağındaki acı eklenmişti. Yere düştüğünde patlatmış olmalıydı. Acıyı umursamamaya çalıştı, şu anda patlamış bir dudaktan (ve yaralanmış bir yüzden) daha önemli sorunları vardı. Sığınabileceği bir yer bulduğu zaman dudağıyla ilgilenebilirdi.

En sonunda ufukta bir ışık görür gibi olmuştu ki önüne düşen yanan ok ile sendeledi, az kalsın okun üstüne düşecekti.
Derken yakınına bir yanan ok daha düştü. Ve bir tane daha…
Çevrede onu istemeyen biri vardı. Panikle çevresine bakındı. Karanlıkta yanan okların sahibini bulmaya çalıştı ama etrafta en ufak bir ateş bile yoktu.
Çaresiz bir şekilde ellerini havaya kaldırdı.
"Silahsızım!" diye bağırdı gücünün yettiği kadar. "Lütfen ateş etmeyin!"

Daha da ok yağmayınca rahat bir şekilde nefesini vermeye çalıştı. Korkudan altına kaçıracakmış gibi hissediyordu. Bu okları atan her kimse hâlâ görünmüyordu ve bu aklına oldukça korkunç ihtimaller getiriyordu.
Bir yamyam kabilesinin mi yakınlarındaydı? Yoksa başka bir tarikat mıydı? Her şekilde canlı canlı yenecekmiş gibi hissediyordu.

En sonunda yanan okların ardında bir silüetin yaklaştığını görür gibi oldu. Yalnız değildi, yanında iki kişi daha vardı. Tedirgin bir şekilde onlara bakmayı sürdürdü.
"Amacım sizi rahatsız etmek değildi, y-yemin ederim." diye kekeledi. Başlarındaki kişi kendisine doğru yaklaştı. Sönmek üzere olan ateşin ışığında biraz daha net görünmeye başlamıştı. Üzerinde onu kamufle eden bir tulum vardı.
"Nereden geliyorsun?" diye sordu boğuk bir sesle. Ne dediğini anlaması birkaç saniyesini aldı.
"Ben… Kayboldum." Nereden geldiğini söylemek istememişti, karşısındaki orayı biliyorsa başına dert açabilirdi.
"Kıyafetin, sen oradan geliyorsun."
"O-orası neresi bilmiyorum." diye yalan söyledi. Üzerindeki siyah takım ve kırmızı cüppe kendisinin oradan olduğunu resmen haykırıyordu. Daha iyi bir yalan bulmalıydı.

"Yakalayın onu."

Birkaç adım geriledi, ardından gerisin geri koşmaya başladı. Başı dertteydi. Arkasından gelen adım seslerini duyunca cübbesini kollarından kaydırıp üzerinden attı. Ondan en başından kurtulmalıydı.

Kendisine lanetler okurken çevresinde sapabileceği bir yön aradı. Ne var ki kör karanlık yüzünden neredeyse önünü bile göremiyordu. En sonunda gözüne bir karaltı ilişti, oraya sapacakken boynuna batan şeyle tökezleyip yere düştü.
Boynuna batan her ne ise oldukça sivriydi ve boynunun çevresini uyuşturuyordu. Bu uyuşukluk hızla bedenine doğru yayılmaya başladı ve bütün enerjisini emmeye başladı. Uykusunun bastırdığını hissediyordu.
Uyuşukluk bütün bedenini ele geçirirken son gücüyle yanına gelen kişilere baktı. Birinin elindeki meşale sayesinde artık onları daha net görebiliyordu.

Her ne kadar yüzlerine kadar kamufle olsalar da onları birçok insandan daha iyi tanıdığını hissetti. Onları gerçekten tanımıyor olabilirdi elbette, ona böyle düşündüren şey üçünün de yakasındaki semboldü.

Onlar da oradan, diye düşündü bilinci gitmeden önce. Onlar kaçmayı başaran kişiler.

Ψ

“Sonunda uyanıyor.”

Bedenindeki uyuşukluk yavaşça giderken ağır ağır gözlerini araladı. Gözüne doğru çarpan ışık yüzünden etrafını tam olarak görebilmesi birkaç saniyesini aldı. Çevresinde bir sürü insan eğilmiş, kendisine bakıyordu. Nasıl ve ne zaman böyle bir yere geldiğini hatırlamıyordu. Tek hatırladığı kaçarken boynuna batan bir şey yüzünden yere düşüp bilincini kaybetmesiydi.
Aklında bir sürü soru vardı; onu buraya kimler getirmişti? Kendisinden ne istiyorlardı? Onlarla bir bağlantıları var mıydı?

Soru sormak için ağzını açtığı sırada susuzluktan damağının kuruduğunu ayrımsadı.
“Su.” diye fısıldayabildi güçlükle. Su ihtiyacı aklını kurcalayan soruların önüne geçmişti.

“Demek su istiyorsun, öyle mi?”

Kendisine garip bir yaratıkmış gibi bakan insan grubu bir anda geri çekildi. Arkadan uzun boylu, yüzünü maskeyle kapatan biri geldi. Onu sesinden tanıdığını fark etti, kendisini yakalamaya çalışan adamdı bu. İstemsiz geriye doğru çekildi.
“Sana su vereceğiz.” dedi bir anda yakasını kavrayarak. Sesi öfkeliydi, sanki ona karşı affedilemez bir hata yapmıştı.
“Ama önce bu çevrede ne bok yemeye dolandığını söyle seni adi!”
“Ağır ol.” dedi arkadan biri. Kendisini tutan adam yakasını bırakıp kendisini sertçe yere çarptı.
“Ağır mı olayım? Burada yerimizi tespit etmiş bir leş var ve sen ağır olmamı mı söylüyorsun!?”
“O onlardan biri olmayabilir-”
“Üzerinde bundan vardı!”

Öfkeli olanı yerden kırmızı cübbeyi alıp diğer konuşan kişiye çarptı. Öfkeli olan tam önünde durduğu için diğer konuşan kişiyi göremiyordu, hakkında anlayabildiği tek şey diğerine göre daha sakin olduğuydu.
“Kaçıp kurtulmuş olabilir.” diye devam etti sakin olanı. “Oradaki piskoposlar asla değişmiyor. Onlardan biri olmadığına eminim.”
Hah, diye ses çıkardı öfkeli olanı. “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”
Oradaki kuralları senden daha iyi bilecek kadar uzun bir süre orada kaldım çünkü.”

Öfkeli olanı cevap vermedi. Arkası dönük olduğu için ne olduğunu anlaması zordu. En sonunda sesli bir şekilde nefesini dışarı verdi.
“İyi, bu herifle ne yapıyorsan yap. Ama en ufak bir şüpheli hareketinde kafasını uçururum.”
“Duraksama bile.” dedi sakin olanı.

Öfkeli olanı sakin olana omuz atarak uzaklaştı. Yanlış anlamadıysa başı dertte değildi artık.
Sakin olanı yüzündeki maskeyi indirip yanına vardı. Tanıdık bir siması vardı. Onu daha önce bir yerlerde gördüğüne yemin edebilirdi.
“İyi misin?” diye sordu yere çökerek. Sesi oldukça yumuşaktı, tıpkı bir kadife gibi. Yavaşça başını salladı.
“Sen oradan kaçtın değil mi? Dema’dan…”
Tekrar başını salladı.
“Ben onlardan değilim.” dedi çatlamış sesiyle. Öksürüp boğazını temizledi, oldukça susamıştı.
“Göreceğiz.”

Karşısındaki ayağa kalktı ve hâlâ çevrede olup onları izleyenlere döndü.
“Ona su ve yiyecek bir şeyler getirin. Bu gece burada kalacak.” Ardından odanın çıkışına ilerledi. Ve o anda aklına bir anı geldi. Onu nerede gördüğünü hatırlamıştı.

“Adın ne?” diye sordu. Sima odadan çıkacakken durdu ve kendisine döndü.
“Seni daha önce görmüştüm.” dedi cevap gelmeyince. “Lisden’ın grubundaydın değil mi?”
“Evet.” dedi tanıdık sima uzun bir duraksamadan sonra. Yüzündeki sakin ifade gitmiş, yerini rahatsız olmuş bir surat almıştı.
“Adın ne peki?” diye sordu tekrar.
“Fazla soru soruyorsun.” Hızla arkasını dönüp odadan çıktı. Odadaki birkaç kişi kendisine hoşnutsuz bakışlar atıp peşinden gitti. Girişte ellerinde silahlarla duran iki kişi dışında kimse kalmamıştı.

Dizlerini kendine çekip kollarını etrafına sardı. O kişiyi oradayken birkaç kere görmüştü. En son gördüğünde Lisden’ın grubu ayinden çıkmak üzereydi. Kendi grubu ayin için gelirken göz göze gelmişlerdi.
Yüzünde kaygılı bir ifade vardı, göz göze geldikleri an bakışlarını kaçırıp adımlarını hızlandırmıştı. Lisden’ın grubunda olan biri için olağan davranışlardı bunlar; endişeli yüz ifadesi, yaptığı her eylemden duyulan utanç, insanlarla hiçbir şekilde temasta kalamama…
Şimdi konuştuğu kişinin o zaman göz göze geldiği kişiyle aynı kişi olmasına şaşırmıştı. O zamankinin aksine şimdi ne yapması gerektiğini bilen, kendinden emin ve insanın gözünün içine bakan biriydi.
Lisden’ın etkisinden çıkmış olmalıydı.

“Yemek.”

Önüne sertçe koyulan tepsiyle irkildi. Biraz önce odadan çıkanlardan biri koymuştu tepsiyi.
“Teşekkürler.” dedi kısık sesle. Karşısındaki cevap vermedi, arkasını dönüp odadan çıktı.

Tepside ekmek, bir kâse çorba ve bir bardak su vardı. Sert göründüğü için ekmeğe dokunmadı. Çorba kâsesini eline alıp dudaklarına götürdü. Tadı güzel değildi ama yine de içilebilirdi. Çok geçmeden çorbayı bitirdi. Artık daha enerjik hissediyordu, düşünceleri dahi düzene binmişti sanki.
Bardaktaki suyu tek dikişte bitirdi, ardından arkasına yaslandı. Kapının yanındaki iki kişi odadan çıkmıştı, muhtemelen dışarıda nöbet tutuyorlardı.

Gözlerini kapatırken bugün olanları düşündü. Dema’dan kaçmayı başarmıştı. İlk başta yakalanıp öldürüleceğini düşünmüştü ama kurtulmayı başarmıştı.
Şimdi farklı bir grubun elindeydi, her ne kadar bu grubun kaçmayı başaranlardan oluşan bir grup olduğunu tahmin etse de içi o kadar da rahat değildi. O öfkeli olanın en ufak bir hatasında kendisini öldüreceğinden emindi. Onunla daha fazla karşılaşmamayı diledi.
Bir de şu tanıdık sima vardı. Kendisini korusa da sorduğu sorular onu rahatsız etmişti. Onunla iyi anlaşmaya uğraşmalı ve Dema ile ilgili sorular sormamalıydı belki de. Kendisi de oradaki geçmişiyle ilgili sorulardan hoşlanmazdı böyle bir durumda.

Uykusu iyice bastırırken onun adını daha önce duyup duymadığını hatırlamaya çalıştı. Aynı grupta olmadıkları için adını duymamış olması normaldi ama yine de daha önce duyup duymadığını hatırlamaya çalıştı.
Kafasını iyice zorlasa da hatırlayamadı. Gerçi bu durumda onun yüzünü, hatta hangi grupta olduğunu hatırlaması bile mucizeydi. O iki yıl önce kaçmıştı muhtemelen.

Eninde sonunda öğrenirim, diye düşündü uykuya dalmadan önce. Tek yapmam gereken onunla iyi anlaşmak.

Ψ

Onu uykusundan uyandıran gördüğü kâbuslardı.

Kâbusunda Dema'ya geri götürüldüğünü görmüştü. Nicolas karşısındaydı, kendisine işkence etmek üzereydi. O öfkeli tip ve diğeri de kendisini tutuyordu.
"Onu kaçarken yakaladık efendim." demişti öfkeli olanı. "Ona istediğinizi yapabilirsiniz."
Kaçmak istiyordu ama hareket dahi edemiyordu. Kalbi deli gibi çarpıyordu, Nicolas onu öldürecekti.

Tam elindeki şeyi sapladığı anda sıçrayarak uyandı. Nefes nefese ve ter içindeydi. Bunun bir kâbus olduğunu anlaması zamanını aldı. Oldukça gerçekçi bir kâbustu.
Gerinip ayağa kalktı, susamıştı. Temkinli adımlarla odanın çıkışına ilerlerken odadan çıkmasının tehlikeli olup olmayacağını merak etti. Kaçmaya çalıştığını düşünüp kendisine zarar verebilirlerdi. Odadan çıkmak yerine dışarıda nöbet tutanlardan su istemeye karar verecekken dışarıda nöbetçi olmadığını fark etti. Çevrede de kimse görünmüyordu.

Birkaç saniye odanın eşiğinde durup düşündü. Çıkmalı mıydı? Sonuçta kimse yoktu, gerçekten kaçsa bile kendisini kimse yakalayamazdı herhâlde.
Bir an için gerçekten kaçmayı düşünse de bundan vazgeçti. Kaçma konusunda iyi olmadığını düşünüyordu. Üstelik kimse yok sandığı bir anda biri onu yakalayabilirdi. İşte o zaman başı gerçekten belada olurdu.
O yüzden etrafta dolanıp su içebileceği bir yer var mı diye bakınmaya karar verdi. Fazla uzaklaşmaması kendisi için iyi olabilirdi.

Odadan tamamen çıkıp çevresine bakındı. Oda sandığı yer aslında kerpiçten ufak bir barakaydı. Çevrede direklerin uçlarındaki meşaleler etrafı aydınlatıyordu. Neredeyse her direğin yakınında çadır vardı. Diğer insanlar orada kalıyor olmalıydı.

Barakadan uzaklaşıp etrafı gezindi. Ses çıkarmamaya özen gösteriyordu. Tek yapacağı işini halledip geri dönmekti ama yaptığı yanlış bir şeymiş gibi hissetmeden edemiyordu. En ufak bir seste herkes uyanıp başında dikilecekti sanki.

"Kaçmaya mı çalışıyorsun?"

İrkildi, neredeyse olduğu yerde yere düşecekti. Yavaşça arkasını döndü. Bu oydu, adını bilmediği tanıdık sima.
"Ben- ben su alacaktım. Y-yemin ederim." dedi kekeleyerek. "Kaçmak gibi bir amacım yoktu."
"Nöbet tutanlardan neden istemedin?"
"Orada kimse yoktu. Ben kimseye zarar da vermedim lütfen inan bana." Böyle aptalca şeyler söylediği için kendisine kızmadan edemiyordu ancak öbür türlü kendisine inanmayacakmış gibi hissediyordu.

Tanıdık sima başını salladı. "Yerine geç o zaman, sana su getiririm."
Başıyla onayladı ve gerisin geri barakaya gitti. Bir an için başının derde gireceğini sanmıştı.
Yerine oturup bekledi, onun bir bardak suyla dönmesi çok sürmemişti.
"Teşekkürler." dedi uzattığı bardağı alıp. Tanıdık sima gitmek yerine bağdaş kurup karşısına oturdu.

Suyu bitirip bardağı yanına koydu. Onunla göz teması kurmak yerine ellerine baktı. Kendisini rahatsız hissediyordu.
"Daha iyi misin?" diye sordu sima.
"E-evet, iyiyim. Neden sordun ki?"
"Ayıldığın zaman oldukça kötü bir hâldeydin."
"Gün boyu koşmuştum." dedi ellerine bakmayı bırakarak.
"Oldukça zor olmalı. Oradan buraya kadar koşmuş olmak yani."
"Evet… Hâlâ nasıl kaçmayı başardım ben de bilmiyorum."

Sima gülümsedi, çekik gözleri gülümseyince kısılmıştı.
"Rüyada gibi hissettin değil mi?"
"Evet. Acıdan bayılacak kadar olmasaydım herhâlde iki dakikada bir kendimi çimdikliyor olurdum."
Sima güldü, o gülünce kendisi de tebessüm etti.
"Şey… Sorularım için özür dilerim. Amacım seni rahatsız etmek değildi."
"Sorun değil." dedi elini sallayıp. "Her ne kadar oranın etkisinden çıktığımı sansam da bazen böyle olabiliyor."
"Oldukça zor olmalı. Oranın etkisinden çıkmak yani." dedi onu taklit edip. Simanın anlık olarak yok olan gülümsemesi tekrar geldi. Gülümsemek ona çok yakışıyordu. Bunun farkında mıydı acaba?

"Adını söyleyecek misin artık?" diye sordu bir anda.
"Nesin sen, bana takıntılı biri mi?"
"Hayır! Sadece bilmek istiyorum!" dedi sesini yükselterek. Bu onun gülmesine sebep olmuştu.
"Tamam, sakin ol." dedi elini uzatıp. "Adım Joshua."
"Tyler." dedi elini sıkarken.
"Seni tam olarak tanımıyorum, Tyler. Ama umarım dediğin gibi onlardan biri değilsindir."
"Onlardan biri olmaktansa bacaklarım kopana kadar koşmayı tercih ederim. Anlarsın ya."
"Evet, çok iyi anlarım."

Joshua biraz daha sohbet ettikten sonra iyi geceler dileyip barakadan çıktı. Tyler yerine uzanıp gözlerini yumdu. Sonunda Joshua ile arasını düzeltmişti ve artık daha az endişeli hissediyordu. Bunun verdiği rahatlıkla uykuya daldı. Ertesi gün olacaklardan hiç mi hiç korkmuyordu.

Continue Reading

You'll Also Like

41.1K 3K 98
Aria'nın annesi bir fahişedir ve bir kontla evlenir. Aria, Roscent Ailesi'nin kızı olarak bir anda şöhrete kavuşur. Aria lüks bir hayat sürer, ancak...
52.7K 6.1K 28
Evime giren bir katil tarafından öldürüldükten sonra çok ünlü bir webtoonun içindeki karakterlerden birisi olarak uyandım.. ama buradaki sorun ise bu...
18.9K 1.5K 15
İşin yorgunluğuyla yatağa uzanan Sofia, gözlerini kapattığı anda kendini bambaşka bir evrende bulur. Bu dünya; kasvetli gölgelerin ve nostaljik bir h...
179K 15.4K 49
Bir sabah uyandığımda işe gitmek için hazırlanıyordum. Daha sonra heyecanla takip ettiğim internet romanının yeni bölümünün geldiğini gördüm. Yeni bö...
Wattpad App - Unlock exclusive features