1. BÖLÜM Part-1

296 9 0
                                        

Merhaba sevgili okuyucular. Öncelikle, hikayeme bir şans verdiğiniz için size teşekkür ediyorum. Profilimde de belirttiğim gibi ben bir yazar değil, sadece 26 yaşında bir anksiyete hastasıyım. Düşünce ve hislerimi kağıda dökerken birden böyle bir hikaye oluşturmak ve bunu sizlerle de paylaşmak istedim. Bu hikayenin içinde çok fazla olay ve entrika yok. Sadece hislerimden ortaya çıkan, biraz psikolojik biraz romantik bir hikaye. Tek amacım, bir nebze de olsa sizlerin duygularına dokunabilmek. Kıymetli yorumlarınızı benden esirgemeyin lütfen. Keyifli okumalar dilerim. :)

17 Ekim 2020 / FEZA

Kocaman bir boşluğun içinde gibiyim. Beni dibine doğru çekip duruyor. Sonu gelmeyen bir yolculuk gibi. Karanlık ve soğuk. Nasıl kurtulabilirim ki bundan? Ne yapmalıyım? Her gece ama her gece düşünüyorum bunu. Bir çıkış yolu mutlaka var fakat bulamıyorum. Beni yok etmesine izin vermeyeceğim!

Yine iç dünyamla savaş halindeyim. Yaklaşık 10 yıldır, belki de daha fazla. Peki, ne zaman başladı bu savaş? Tam olarak anımsamak zor. Tek hatırladığım uzun zamandır bu boşlukla yaşadığım ve her gece bu boşlukla uyuduğum. Bu gece de olduğu gibi.

Gözümü açtığımda yine karşımdaydı. Sürekli gördüğüm o yüz. Elimi uzatsam dokunacağım kadar yakındaydı. Uzun süredir görmemiştim halbuki bu yüzü. Herhangi bir tepki veremeyecek kadar da yorgundum. Saat de gece 03:48 olmuştu, odamın penceresinden içeriye sokak lambasından yayılan turuncu bir ışık giriyordu. Elimi yatağımın hemen yanındaki komodinin üzerinde gezdirmeye başladım. Uyku ilacını aradım, aradım ama bulamadım. Yaklaşık yarım saat boş boş camdan süzülen ışığı seyrettim, sonrasını hatırlamıyordum. Sonrası koca bir karanlık, uykuya dalmıştım.

Birden kapının ısrarlı ve sert bir şekilde yankılanan "tak tak" sesiyle, irkilerek uyandım. Başta bu sesi rüya sanmıştım. "İlaçlar, gerçekle rüyayı birbirinden ayırmamı zorlaştırıyor" diye düşündüm, yorganı üzerimden atarken. Sersem sersem kapıyı açmaya yöneldim.

Gelen Abhi'ydi. Kapıyı açar açmaz; "daha yeni mi uyandın?" ifadesiyle bana bakıyordu. "Dostum berbat bir haldesin" diyerek hemen içeri girmişti bile. Birkaç saniye boş bir şekilde kapıya bakmanın ardından sonunda kapıyı kapatabilmiştim. Mutfağa doğru yönelirken; "kendime kahve yapacağım, ister misin?" diye sordum Abhi'ye. Onaylarcasına başını salladı. Zaten ne zaman hayır demişti ki??

Kahveyi yapıp Abhi'nin yanına oturdum. Elimden kahvesini alırken; "bu ilaçları ölü gibi gözükmek için mi içiyorsun?" diye sordu, pis pis gülerek. Sadece gülüp yanına oturdum ve "neden geldin?" diye sordum. Fakat o bu soruma aldırış bile etmeden, koltuğa tamamen yayılmış bir şekilde televizyon izliyordu. Ben de susup ona eşlik ettim sadece.

Abhi benim en yakın arkadaşımdı. Hindistan'ın güney batısında yer alan Kerala eyaletinden, İstanbul'a, elektrik mühendisi olarak çalışmak için gelmişti. 1.80 boyunda, zayıf, oldukça esmer bir adamdı. Geniş alnının üzerinde, gür siyah saçları geriye yatmış bir şekilde duruyordu. Kalın dudaklarının üzerinden ve çenesinden başka yüzünde pek sakalı yoktu. Geniş burnunun üzerinde, gözlerinden 5 kat daha büyük, siyah çerçeveli bir gözlük takıyordu. Ya da ufak olan gözleriydi, bilemiyorum.

Başlarda onunla pek anlaşamamıştım. Yarım yamalak Türkçesiyle, heyecanlı heyecanlı kendini tanıtıyordu ilk tanıştığımız zaman. Benden 2 yaş büyük olmasına rağmen, onunla vakit geçirip sohbet ettikçe cana yakınlığı kat ve kat arttı. Birden en yakın dostum oldu benim. Hatta tek dostum desem daha doğru olur. Yaklaşık 3 yıldır. Onun yanında vücudumdaki tikler bile daha az reaksiyon gösteriyordu. Onun, yanımda olduğunu bilmek hep bir güven katıyordu bana. Acaba gerçekten dostluk böyle bir şey miydi? Yanımdaki sesle bir anda irkildim.

"Daldın yine, aaahhhh çekip çıkartamıyorum seni, kahretsin. Hahahahaha"

"Arkadaşlığımıza şaka yapmama maddesi koyacağım Abhi, çok az kaldı."

"Oğlum ne kasvetli adamsın ya. Gül diye yapıyoruz. Yüzün beş karış yine, erken kırışacaksın bak demedi deme. Neyse bırakalım şimdi bunları da biraz dışarı çıkalım, açılırsın hem."

"Boğuyor oğlum beni bu şehrin sokakları. Hem sen benim 2 yıldır mecbur kalmadıkça dışarı çıktığımı gördün mü hiç?"

"Peki ne öneriyorsunuz Feza Paşa?"

"Evde takılsak? Gerçekten bak, eğer dışarı çıkarsam şehir beni yutacakmış gibi hissediyorum."

Hafif bir tebessümle; "olur, sen nasıl istersen" dercesine başını salladı. 2 saatlik bir filmin ardından online oyun maceralarına atılmıştık her zaman yaptığımız gibi. Gözlerimiz acımaya başladıktan sonra anlamıştık zamanın ne kadar geçtiğini. Hava çoktan kararmıştı. Oyun başında geçen zamanı, midemizden gelen gurultular hatırlatıyordu sürekli. Bir süre sonra dışarıdan söylediğimiz pizzayı yerken sessizliği bozdu Abhi.

"Eee resime ne zaman devam edeceksin?"

"Hâlâ fırçayı elime almadım" dedim kesin bir ses tonuyla, bu mevzuyu kapatmasını umarak. Öyle de oldu. Abhi yine her zamanki gibi beni anlamıştı ve sessizce yemeğini bitirmeye koyulmuştu. Sonunda elini sırtıma, sertçe ama dostane bir şekilde vurarak; "beni her zaman arayıp, çağırabilirsin" dedi ve evden çıktı.

Abhi gittiğinden beri neredeyse yarım saat geçmişti ve ben hâlâ aynı yerde oturuyordum. Sanki biri ruhumu bu sandalyeye çivilemiş gibi hissediyordum. Kafamı toplayıp ayağa kalktığım sırada, yemek masasının üzerindeki çöplere hiç aldırış bile etmeden, koridorun sonunda bulunan odama doğru ilerledim. Ruhumu da peşimden sürükleyerek. Odaya girdiğimde derin bir nefes aldım. Abhi'nin yemek sırasında sorduğu soru hala yankılanıyordu zihnimde; "resime ne zaman devam edeceksin?" Bu cümle zihnimde o kadar çok döndü ki bir süre sonra tüm kelimeler anlamını yitirmeye başladı bir bir. Derin bir nefes daha alıp, hemen sağ tarafımdaki köşede uzun zamandır kilitli olan dolaba yöneldim. Dolabı açıp ruhumu özgür bırakmak istedim. Aynı hızda başka bir his daha ele geçirdi beni. Vücuduma öyle bir zuhur etti ki bu his, irkildim. Yapamadım, yine yapamadım. Dolaba sırtımı dönüp yatağıma uzandım. Belki de yüzüncü kez.

İlacımı içip yatağın içine girdikten sonra 5 dakika geçmemişti ki her gece gelen düşünce silsilesi bu gecede gelmişti ziyaretime. Yine başlamıştım hayatımı sorgulamaya. Ben kimdim, neden yaşıyordum? Neden vardım ki ben? Bunca hengame ne içindi ya da nereye varacaktı? Bu sonu gelmeyen ve asla bir cevap bulamadığım soruları ne kadar uzun süre düşündüm bilemiyordum. Bir süre sonra bedenim ağırlaşmıştı. Göz kapaklarım kapandı ve yine zifiri karanlığa bıraktım kendimi.

HEBÂ ENDER (TAMAMLANDI)Bağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin