KELEBEĞİN SON GÜNÜ
1. BÖLÜM : " Uzaktan Sevmek Sanattı."
...
Bir kitabın kötü karakteri gibidir insanın hayatındaki canavar. Hiçbir kelime anlatamazdı korkunçluğunu, hiçbir şarkı dindiremezdi sessizliği ve hiçbir şiir mısra mısra ahenkle dans edemezdi masumun sindirdiğini.
Günler hızlıca birbirini kovalarken soğuk bir Mart ayında, biraz kafa dinlemek için ve biraz da derslerden, okuldan ve sıkıcı(!) oda arkadaşlarımdan uzaklaşmak için yürüyüşe çıktım.
İşte her şey böyle başlamıştı. Yirmi yıllık ömrümde, bana acımasızlığı öğreten ne varsa hepsi hikayeymiş aslına, gerçek acıyı ben o akşam tatmıştım. Acı öyle bir sancıydı ki, gebe olan bir kadının çaresiz çığlıkları gibi, acı öyle bir yüktü ki, sırtlanamadığı şeyleri üstleniyordu insan, ve acı öyle bir hakikatti ki, önceki yılların, tozlu sayfalarında gezen tarihin, geleceğe ışık tutan mısralarıydı.
Tek bir yaşanmışlık, bir ömürde öğretemediği her şeyi nakış nakış akıttı, gözlerime en büyük çaresizlik konuk olurken.
Aldığım sandığım huzurla yurdun yoluna uzaktan yürümeye başladım yavaştan yavaştan. Kestirme yol vardı, erkenden yurda dönebilirdim, ama o an içimden bir sesin 'ordan değil, biraz daha uzat yolunu burdan git' komutuyla adımlarımı tenha sokaklara yönelttim. Saat henüz dokuza on vardı, çok geç değildi. Ben kendi halimde giderken, ince bir tiz ses duydum. Bu daha çok, nasıl anlatılır bilemedim, ama can çekişen bir hayvanımsı sesine benziyordu. Adımlarım mıh gibi sabitlenirken tekrar duymak için kulak kabarttım endişeyle. Lakin bir daha duyamadım. Oysa emindim, gerçekten duymuştum, bu düşünceyle sağıma soluma baktım. Çok geniş olmayan bir sokağın birkaç adım ötesinde sağ tarafa çıkan yoluna girip sesin nereden çıkabildiğini tahmin etmeye çalışıyordum. Her yere baktım, çöp konteynerin arkasına, içine baktım ama bir canlı emaresine ulaşamadım. Allah Allah deyip kendi yoluma koyulacaktım ki, gözüme Aralık duran, eski, paslanmış ve demir bir kapı ilişti. Gıcırdayan sesi sessiz sokağı inletiyordu adeta. Kapı titriyordu, kaşlarımı çattım.
İşte o an hissetmiştim bir şeyleri, kalbim yerinden çıkacakmış gibi atarken bir adım attım kapıya doğru. Gözlerim o binayı inceledi, beş veya altı katlıydı, korkuyla emin olamadım. Ama bina dışardan öyle kötü görünüyordu ki, sanki dünyanın tüm kirini, pisliğini kendine bulaştırmış gibiydi.
Yutkundum kapı ile aramda üç adım kalırken. Öyle yavaş hareket ediyordum ki, kapının arkasında bir canavarın 'bö' diye fırlayacağını sanıyordum küçük çocuk gibi. Korkmak için çocuk olmak gerekmez, kalpler görürse çamura bulanmış karanlığı, korkardı, nabzı güm güm diye yerinden fırlayacakmışçasına.
Ellerimin titrediğini fark ettim, hızlıca pantolonuma sildim. Gözümü kapatıp derin nefes aldım. Elim çantamdaki biber gazını alırken, kapıyı açmak için besmele çektim ve Allah diye mırıldandım içimden. Babam söylerdi, korkunca bir Allah duyar sesinizi, bir o bilir, çaresizliğinizi. Ve sadece o derman verir, zikrederkeniz ismini.
Her şey o kadar ani, o kadar beklenmedik ve o kadar korkutucu oldu ki...
İnsan o zamanlar anlarmış dert sandıklarımızın yerine esas dertleri, acılar ve dar gelen bu dünyada en istenmedik, en beklenmedik anda gelir, çat patı girermiş hayatlara.
Ne ara kapıyı sertçe araladığımı ve karanlıkta bulunduğumuz bu bina girişinden bile, karanlık bakışlarla göz göze geldiğimi anlamadım. Ne ara onun kudurmuş köpek gibi üzerime atladığını, elimdeki biber gazına tek imdadım oymuş gibi sarılıp onun gözlerine sıktığımı anlamadım. Ne ara köşede gördüğüm tahta sopayı adamın kafasına indirdiğimi, adamın titrek bakışlarımın önünde yere düşüp bayıldığını anlamadım.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kelebeğin Papatyası
General Fiction🦋 "Ya ölen umut değil de sensen?" 🎙️ Anıl her gece yayın yapıyor. Ama bu bir şov değil, bir hesaplaşma. 👁️ Yazgı izliyor. Sessiz, ama her şeyin farkında. ⚖️ İkisi birleştiğinde adalet değil, devrim başlıyor. Suçun kalbine inmek, belki de... kendi...
