Uzun saçlı Jonah etkisiyle geldim buralara kadar. Normalde bir iki bölüm yazmadan atmam ama dayanamadım. Umarım beğenirsiniz. Sıkıcı girdim biraz.
"Bugün gelmemiş."
Nina, söylediği sözden bir kez daha emin olmak için okulun bahçesinde yeşil gözlerini gezdirdi. Seyrek ve açık kahverengi kirpikleri neredeyse güneş ışınlarından görünmez olmuşlardı ama gözleri adeta parlıyordu ancak görmeyi umduğu kişiyi göremeyince bu parlaklık söner gibi oldu. Üzüntüyle dudağını büzdü ve bana döndü. "Hasta mı oldu dersin?"
Orada olmadığını bilse dahi, arkadaşlarıyla birlikte normalde takıldığı yere gözlerini dikti. Jonah sınıf arkadaşımızdı ve bu lisedeki herkes gibi onu da ilkokuldan beri tanıyorduk ancak liseye kadar farklı sınıflardaydık. Bu zamana kadar kendisini tanıma şansımız daha doğrusu isteğimiz olmamıştı. Aynı mahallede oturduğumuz ve ister istemez okulda yemekhanede ya da etrafta orada burada gördüğümüz biriydi. Tanımadığımız için oldukça sıradan, gözümüze çarpan bir tarafı olmadığı için de merak uyandıran bir yanı yoktu. Kendisiyle tanışmak- doğru dürüst -konuşmak şansım da olmamıştı. En azından bu benim için geçerliydi, Nina onunla komşuydu ve daha okula başlamadan önce birbirleriyle bahçede oyun oynuyorlarmış. Nina pek bu zamanları hatırlamıyordu ama aileleri arada beraber yemek yemeye gittiklerinde, bir araya gelinmesi gereken meselelerde de oyun oynadıklarını ve konuştuklarını net hatırlıyordu. Ama bu yemekler eskiye kıyasla azalmıştı ya da Jonah ya da o artık katılmayı bırakmıştı. Katılsalar da konuşmuyorlarmış. Böylece zamanla aralarındaki muhabbet azalmıştı ve ergenlikle de araya soğukluk girmişti. Sanırım çocukken arkadaşlık kurmak çok daha kolaydı, ilkokuldayken hatta ortaokula giderken bile şimdikinden daha az çaba gerektiyor gibiydi. Ne kadar farklı olursan ol veya bir önceki gün büyük bir kavga etmiş olsan dahi ertesi gün oyun oynamak için bütün kızgınlıklar unutulur gidilirdi ve gerçekten de unutulurdu. Şimdi ise etrafıma baktığımda bunun tam aksi bir tabloyla karşı karşıyaydım. Birbirine karşı samimiyetsiz insanlar, sahte gülümseler, hiyerarşik bir sistem vardı. Birileri birinden daha iyiydi ve sen de iyi olmak istiyorsan en iyilerden birine yama olman gerekiyordu. Çoğunluk böyle yüzeysel, birbirini mezarını kazan, lafını taşıyan insanlarla dolu olsa da elbette ki tamamı böyle değildi. Kimseyi tamamen tanımadan, sadece yüzeyden yapılan gözlemle yargılamak doğru olmazdı ama insan önyargı sahibi olmadan da edemiyordu. Hatta ilk izlendim demeliyim, biriyle ilk tanışmadan önce onu bir süzüyordunuz, sonra kimlerle takılıyor bakıyordunuz ve sonunda ister istemez, beyniniz bunları işleyip size ipucu veriyordu. Bu durduralamaz bi işlemdi ve doğrusu benim vardığım sonuçlar da çoğu zaman doğru çıkardı. Jonah'ı şahsen tanımıyordum ama onun hakkında ilk izlenimlerim ve Nina'dan aldığım bilgilerle kendisi için oluşturduğum bir karakter yapısı vardı. Doğrusu daha düne kadar üzerinde düşündüğüm bir insan değildi. Her şey liseye geçince hatta lisenin ikinci sınıfının başında, Jonah yaz tatilinden kozasından çıkan kelebek misali geldiğinde başladı. Hafif yanık teni, alt tarafı üç ay görmediğimiz halde hızla atan boyuyla ve genel, küçük ama bir araya gelince çokmuş gibi gelen değişikliklerle- evrim geçirmiş halde dönünce oldu. Önceki cılız kolları ve çocuksu yüzü gitmiş, hafif sporla kalınlaşmış kolları ve biraz daha erkeksi olan yüzü ile dönünce Nina yıllardır komşusu olan, balığına fazla yem vererek ölmesine sebep olan çocuk hakkında farklı düşüncelere sahip olmuştu. Ve yalnız değildi. Jonah gibi bu değişimleri geçiren çocuklar hemen göze batardı ve benim esprili bir şekilde demeyi tercih ettiğim gibi: piyasa değeri artardı. Üç ay önce yüzüne bakmayacak olan kızlar onun etrafında dolanmaya, ufak laflar kondurmaya başlamışlardı. Tabi bu bizim gördüğümüzdü, duyduklarımıza göre- evet, okulda da hakkında bir şeyler duyduğunuz biri haline gelmişti- herkesin yaklaşımı aynı olmuyordu. Kimi kızlar çok daha net, açık ve hızlı girişimlerde bulunmuştu. Tipikti bunlar, erkekler de bir anda güzelleşen-daha doğrusu kendisine özen göstermeye başlayan kızlar için aynı davranışları sergilelerdi. Jonah'ın tek farkı, o sönüp giden yıldızlardan olmamıştı. Bilirsiniz, birileri gelir adından bolca söz ettirir ve sonrasında orta sınıfa, eskisi kadar anılmayanlar ligine düşerdi. Jonah, öyle olmamıştı, bunu ben genellikle-genellikle diyorum çünkü her konuda istisnalar söz konusudur- kızların daha romantik olmalarına, hoşlantı sürelerinin daha uzun olduğuna bağlıyordum. Yani inandığım ya da inanmak istediğim buydu. Yanlış anlamayın, erkek düşmanı ya da kadınları erkeklerden daha üstün gören o feministlerden değilim. Hatta doğrusunu söylemek gerekirse erkekleri kadınlardan daha çok severim. Bunun da kadınlarla her şeyin daha karmaşık- daha detay ve zaman gereketiren uğraşlar olduğuna inanmam. Erkekler kadınlar kadar da alıngan gelmez bana. En azından benim tanıştıklarım. Sanırım onlarla takılmayı, muhabbet etmeyi daha kolay ve rahat bulduğum için. Yine de kendi tanıdıklarım için böyle konuştuğumu bir kez daha söylersem rahat edeceğim. Nina, en iyi arkadaşımdır ama bir o kadar da alıngan olması bazen onunla konuşmamı benim için zor hale getirir. Bütün diyeceklerimi defalarca kez elemem, süzmem gerekir. Oysa Alexander- o da en yakın arkadaşımdır, diğer erkeklere kıyasla duygusal bile sayılırdı ama Nina'ya kıyasla daha anlayışlı ve aldırış etmez sayılırdı. Herkes, ben ve Nina da ona soyadıyla seslenirdi. Bu geleneğin nasıl ve neden çıktığını bilmiyordum ama ona Lance diye hitap ederdik ve bazen öğretmenler bunu bilmediği için ona Alexander dediğinde hep farklı birinden bahsederlermiş gibi gelirdi. Bizim okula lisede gelmişti ve nasılsa Nina ve benle yakın olmayı tercih etmişti. O bizle konuşmayı başlatmıştı ve devamı bir şekilde gelmişti ama üçümüz hep beraberdik. Ayrıca Daniel vardı ama o bir gelir bi giderdi. Hayatımda tanıyıp tanıyacağım en garip insandı kendisi ama ondan bahsetmekten pek hoşlanmam her ne kadar dışarıdan görenler bizi yakın bilse de ve aslında öyle olsak da... O, Lance'ten bile umursamaz, gayesiz, komik, tuhaf bir çocuktu iste. Yani çok arkadaşım yoktu, aşırı arkadaş canlısı da sayılmazdım aslında. Dışarıdan mesafeli ve soğuk dururmuşum, insanlar bunu hakaret gibi söylüyor. Halbuki bence güzel bir özellik bu ve öyleyim de. Bence herkesle yakın olan biri kimseyle gerçekten yakın değildir. Bir yandan da insanlar benle konuşmayı severler, bir kez konuştular mı. Tabi bu kesim aslında o kadar çok değil, yalan olmasın. Çok iyi bir dinleyicimdir, derdini anlatan oldu mu konu beni ilgilendirmese, sıkıcı gelse dahi dinlemeden ve sorular sormadan duramam. Aksini yapmak bana kabalık gibi gelir. Hani grupta biri bir espri yapar ve kötüdür kimse gülmez, dduymamazlıktan gelinir. Ben iyi ya kada kötü bir tepki gösteririm. Bunu neden yapıyorum bilmiyorum ama eb nefret ettiğim özelliğim budur. Ki biraz beni tanısanız, nefret ede ede bunu mu buldun dersiniz kendinde. Pek iyi biri değilimdir. Kötü de değilimdir. Sanırım moduma göre değişir, biraz dengesizimdir o konuda. Yine de mantıklıyımdır. Mesela Lance'in, Nina'dan hoşlandığını-daha kanıtlanmamıştı ama bence kesin böyleydi- daha ilk haftadan anlamıştım. Ne yazık ki, Nina her ne kadar daha duygusal, daha detaycı ve romantik biri olmasına rağmen Lance'i aşırı duygularının kölesi olarak görüyor ve kısacası ve çok basitçe ondan hoşlanmıyordu. Benim böyle bir teorim olduğundan haberi yoktu ama hemcinsler- genellikle- en yakın arkadaşları olsa da bu kişiler- karşı cinsten kendi aralarında konuşurlardı. Lance'in bu durumdan haberi yoktu, ben de çok iyi analiz yaptığım ve ikisini de çok iyi tanıdığım için bu çıkarımda bulunmuştum. Nina, geçen seneden beri Jonah'tan bahsediyordu ve Lance de en az Jonah kadar yakışıklıydı aslında. Lance gibi siyah saçlı, beyaz tenli, kahverengi buğulu bakışlılardan hoşlanıyorsanız onu daha yakışıklı bile bulabilirdiniz. Hele ki benim gibi Jonah'ı biraz kasıntı buluyorsanız kesin Lance ilk tercihiniz olurdu ancak Nina'nin tipi Jonah'tı. Jonah sadece yakışıklı olmasıyla da bilinmiyordu, ayrıca müzisyendi de. Evet, bildiğimiz gerçekten müzisyenlerden. Daniel'ın da dahil olduğu bir arkadaş grupları vardı. Bizim dönemimizden olan Corbyn ve Jack ile bir alt dönem olan Zach diye çocukla hep beşi birlikte takılırlardı. Yani Daniel bizle değilse beşi birlikte takılırlardı. Birlikte cover yaptıklarını biliyordum, son zamanlarda da okulda gerçekleşen her etkinlikte grupça çıkar olmuşlardı. Normalde okul etkinliklerinde çalmak ezikçe sayılan bir aktivite sayılırdı ama nedense insanlar bunlar çıkınca tam tersi düşünür olmuşlardı. Bu tür etkinlikler zorunlu olmadıkça katılmam, zorunluysa da kaçmanın bir yolunu arardım ama yine de denk geldiğim sahne alışları olmuştu ve artık Daniel ile seyircilerin arasından dalga geçmek için giderdik Lance ve Nina ile. Kaş göz yapar, güler ve onu da ciddiyetini bozması için her şeyi yapardık. Daniel çok gariptir, dışarıdan sessiz sakin hatta çekingen biri sanarsınız onu. Ben bile sanmıştım. Meğerse çılgının tekiymiş ve tekrarlayacağım en garip insandır. Garip de bi espri anlayışı vardır ama deli gibi de komiktir. Hatta Jonah'ın daha çok parladığı bu grupta onun gibi birisinin olmasını hala anlabilmiş değildim. Jonah üstündekilerinin ütüsü bozulmasın diye kolunu kaldırmayacak biri gibiydi, elbette tam anlamıyla böyle biri değildi; karakterini tanımlamak için yaptığım bir benzetmeydi bu sadece. Yani dışarıdan nasıl algılandığını çok önemsiyor gibiydi, onu hiç kendini küçük düşüren bi hareket sergilerken görmemiştim. Corbyn ve Jack'i de tanımadığım için onlar da bana öyle gelirlerdi biraz ama Jonah açık ara farkla başı çekiyordu bu konuda. Zach'in sempatik ve yine komik biri olduğunu duyuyor, görüyordum. Normalde başkası yapsa ezikçe göreceğiniz, bir kaşınız hava da sorgularcasina bakacağınız hareketleri hatta ani atakları vardı. Sanırım insanlar Zach popüler olduğu için onu komik bulmuyorlardı, gerçekten doğal haliyle komik olduğu için popüler olmuştu bana kalırsa. Normalde onu kafamda aptal hareketleri olmasına rağmen insanların sahteden sevdiği çocuk olarak kategorilerdim ama bu hareketlerinden dolayı sevildiğini fark etmiştim. Bana da komik geliyordu doğrusu. Sanırım onun sahip olduğu havasıyla alakalıydı bu bilmiyorum. Daniel'dan farkı onun böyle olduğunun herkes tarafından bilinmesiydi, Daniel ise sadece bizle ve onlarla böyleydi. Yine de Daniel bizim tüm çabalarımıza rağmen sahnede asla kırılmazdı arada bize bir kaç imalı bakışla tebessüm bahşederdi. Daniel ile çok yakın arkadaş olmamıza rağmen onun diğer arkadaşlarıyla hiç gerçek anlamda konuşmamıştık ve Daniel bizleyken dahi onlardan bahsetmezdik ya da çok nadir bahisleri geçerdi. Biz üçümüz biraz Daniel'i onlardan kıskanırdık. Yani üçümüz ne birbirimize ne de Daniel'a bunu söyledik ne de belli ettik ama bana öyle geliyordu. Belki de sadece benim az arkadaşım olduğundan paylaşmak istemediğimdendi ya da sadece Daniel olduğundandı bilmiyordum. Nedenini de sorgulamayacaktım ama yine de diğerlerinin de benim gibi hissettiğine emindim. O gidince hafif bir burukluk havası olurdu, hemen geçse de olurdu. One Thing coverları alkışlar eşliğinde biterken biz de sahnenin arkasında geçerdik bazen. Hep de One Thing ile bitirirlerdi, en çok o beğenilirdi. Evet, One Direction coverlamalarına rağmen herkes tarafından beğenilirlerdi. Buradan One Direction sevmediğim çıkmasın, aksine her albümlerindeki şarkıyı tek tek sırayla sayabilir ve albüme konmamış şarkıları ezbere bilirdim. Yine de çoğunluğun dünyanın gelmiş geçmiş en iyi boyband'i hakkında sahip olduğu genel kanıyı biliyordum. Bu grup hakkındaki klişelerle çok ters olan durum buydu işte. Onların klasik gençlik dizi filmlerinde sunulan sporcu çocuklardan, okulda sahne almaktan, boyband coverları yapmayı küçümseyecek tiplerden sanarsınız ama öyle değiller. Aksine, bunlar artık yeni siyahtı sayelerinde. Bu özellikleriyle benden takdiri kazanmışlardı ama Daniel bile bilmezdi bunu. Çünkü asla o gruptan bahsetmezdik aramızda. Işte arada sahne arkasına geçerdik ama bunu da çok yapmaktan çekinirdik. Üçümüzden biri hadi gidelim demeden gidilmezdi ve çoğu zaman birimiz diyene kadar diğeri demezdi. Son zamanlarda bariz sebeplerden Nina diyordu ama ondan önce hep Lance'ti. Daniel onun ekürisi gibiydi o yüzden o Daniel'ı bizden çok arardı. Arkada Daniel bizi görünce ilk önce fırçalardı onu güldürme çabalarımızdan. Aramızda gülüşürdük, sonra o bize veda eder ve diğerleriyle birlikte gitarını toplar giderdi. Jack ve Zach hariç diğerleri bizim sınıfta olduğundan sınıfta görüşürdük yine. Daniel çoğunlukla bizle otururdu sınıfta derslerde. Ilk zamanlar Lance ile oturuyordu sonra kendi aramızda değişir olmuştuk ama artık ben Daniel ile oturuyordum. Ders dinlemek yerine sürekli birbirimize dizi film sorduğumuz adam asmaca oynardık, sıranın altından gizli gizli aslında iki kişi oynanmayan uno ya da başka kağıt oyunları oynar yani ders dinlemek dışında her şeyi yapardık. Lance ve Nina ders dinlemek istediği için onlara bulaşmazdık ve bu yüzden beraber oturur olmuştuk. Aslında ikimiz de Nina ve Lance'den daha başarılıydık sınavlarda. Ben çoğu zaman daha iyiydim elbette. Yine de her ne kadar iyi olsak da dersler bizim hiçbir zaman önceliğimiz olmamıştı. Onun müzik hayatı vardı, benimse.. Benim pek bir şeyim yoktu ama yine de sevmezdim işte. Daniel bazen benim yanımdan, orta sıradan, sol arka köşeye Corbyn ve Jonah'ın arkasına geçerdi. Zaten çoğu teneffüs onlarlaydı, üçü birlikte Jack ve Zach ile takılma noktalarına giderlerdi. Ana binadan çıkınca hemen bahçenin diğer ucunda yemekhanemiz vardı. Yemekhanenin sıcak havalar için dışarıda ağaçların arasında masaları vardı. Bunların hemen yanında, iki bank vardı. Bu iki bank bu grup tarafından sahiplenilmişti ve herkes tarafından da kabul görmüştü bu durum. Bu bankta asla oturmazlardı, sırt yaslanılan yere birisi ikisi otururdu en fazla. Etrafında dururlardı çoğunlukla. Biri oturuyorsa da, öz bu beş kişinin dışından olan arkadaşlarıydı.
Lance'in bugün gelmeyişini fırsat bilip bu bankı gören ama orayi izlediğimizin belli olmadığı bankta oturuyorduk Nina ile. Nina, Lance'e Jonah'a olan ilgisinden söz etmemişti, bu tür konuları kız kıza konuşmayı tercih ederdi. Iyi ki de ediyordu, daha farkında olmasa da ondan hoşlanan Lance'in kalbi kırılırdı. Nina benden bir cevap bekliyordu sorusuna. Jonah'ın hasta olup olmadığını bilmediğimi bildiği halde. Sanki hemen yanındaki evde oturan bendim. "Bilmiyorum. Olabilir."dedim sadece.
Nina sıkkınlıkla ofladı. Zaten onun, Jonah'a ilgisi, bizim yaptığımız erkek muhabbeti hep yapacak baska bir şeyimizin olmamasından kaynaklı yani birer can sıkıntısı ürünüydü. Bu oflama da işlenmiş olanıydı.
Gözlerini Jonah'ın dikilmesi gereken hemen bankın sol köşesinde gezdirdi yine ama büyük bir heyecanla bir şeyler anlatan Zach'e katıla katıla gülen üç kişiden başkası yoktu.
"Hastaysa eğer evdedir. " dedi Nina böylesine normal bir cümleye ait olamayacak bir heyecanla. Hemen gülümsedim alayla.
"Hani hemen senin odanla karşı karşıya olan ev."
"Evet ama keşke filmlerdeki gibi odalarımızda öyle olsaydı. You belong with me gibi." dedi.
"Bu kadar film klişesi sana yeter bence. Daha ne istiyorsun?"
Bunu sorarken hayatımın her gün izlediğim klişe filmlerden birine dönüşeceğinden haberim yoktu.
