~TUT ELİMİ~

167 59 79
                                        

Gökçe

Uzun uzun baktım karşımdaki manzaraya. Bulutların pamuksu görüntüsüne, dağların heybetine. Hava bugün sanki bana inat daha bir güzeldi. Kapattım gözlerimi. Hiç açmadan dinledim kuşların cıvıltısını, rüzgarın yüzüme değen sesini. Zaten rüzgardan başka yüzüme dokunan yoktu ya. Yalnızlığın vücud bulmuş haliydim ben. Bunların hepsini düşünmemeye zorladım kendimi. Bitiyordu nasılsa hepsi. Yanlızlığım, şimdi burada kalacak ve ben sonsuzluktaki kalabalığa karışacaktım. Yavaşça gözümü açıp son kez baktım etrafa. Oturduğum yerden doğrulup, ayağa kalktım. Sanki yüksekten korkan ben değilmişim gibi bir halim vardı. Başımı gökyüzüne doğru kaldırdım, kollarımı açtım açabildiğim kadar kocaman. Şimdi tamamen yolun sonundaydım. "Allah'ım sarılacak kimsem kalmadı. Açar mısın kollarını bana?"

Toprak

Her gün en az on kere çıktığım merdivenlere baktım. Her zaman ki gibi kir içindeydi. Ama beni bu gereksiz ve kasvetli binadan, 21. Yüzyıla iğrençlikle ayak uyduran insanlardan kurtaran yere çıkıyordu. Kirinin hiç bir önemi yoktu. Demir kapıya varmıştım. Merdivenden kalır yanı yoktu. Bir çok insan tanıyordum, igrenip kapıyı açamayacak. Kapıya mal gibi sırıttığımı farkedince hızlıca açtım. Adımımı içeri atmamla beynimden vurulmuşa döndüm. Çok yanlış bir zamanda gelmiştim buraya. Gördüklerimi boşverip, gitmeliydim. Tam arkamı dönüp gideceğim sırada konuşma sesi duydum.
"Allah'ım sarılacak kimsem kalmadı. Açar mısın kollarını bana?"
Böylece her şeyi bırakıp, gidemezdim. Birinin intihar edeceğini gördüğüm halde arkamı dönüp, gidemezdim. Ne yapacaktım? Ne diyecektim? Daha fazla geç olmadan "Dur!" diyebildim. Hatta bunu baya sesli söylemiş olabilirim. Kız yerinden sıçradı. Ona doğru yaklaştım biraz. Arkasını dönüp bana bakmamıştı. Kendimi çok çaresiz hissediyordum. Her şeyden vazgeçmiş, intihar etmek üzere olan birine ne diyebilirdim ki? "Konuşabilir miyiz biraz?" Hala bana dönüp, bakmıyordu. Bekledim. Cevap vermesini bekledim. Ama sanırım elimden hiç bir şey gelmiyordu. Kızın yavaş yavaş oturduğunu görünce içime biraz da olsa su serpildi. Sanırım benimle konuşacaktı. Onu vazgeçiremesem bile denemem gerekiyordu. Bende sakin adımlarla yanına gidip oturdum. Gerçekten bir kuşu dahi korkutabilecek kadar yüksekti. Aniden yine o ince ve narin sesiyle konuşmaya başladı. "Muhtemelen beni inmem için ikna etmeye çalışacaksın. Flört etmek için konuşabilir miyiz demediğin belli. Ama kendini boşuna yorma. Yolun sonuna geldim artık. Fazla durmadan git." Ne yani, konuşmama bile mi müsade etmiyordu? Derin bir nefes aldım ve hiç düşünmeden aklıma ilk gelen şeyleri söyledim "Neden böyle düşündüğümü bilmiyorum ama sanırım sen burdakilerden değilsin. Ben, çok konuşan biri değilim. Şimdi de uzun uzun konuşamam sana. İstesem de beceremem yani." Etrafıma bakındım. Sahi ne diyecektim ben? Beynimin en ücra köşelerini yokladım. Sonra okuduğum kitapta aklımdan uzun süre çıkmayan, büyülü o satırlar döküldü dilimden "Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına,ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına da uğrama! Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru!"* Ona bakmadan berrak bir su gibi söylemiştim tüm bunları. Şimdi bana baktığını, bakışlarının üzerimde olduğunu hissediyordum. Dönmedim ona doğru. Ne diyecek, şimdi ne yapacak hiç bir fikrim yoktu. Vazgeçeceğini de sanmıyordum zaten. Az önce çok kesin bir dille belirtmişti bunu. O hala bana bakarken aklıma düşen eski bir şarkıyı mırıldandım. "Gitmek çözecekse ve biri gidecekse; buralar gitsin, sen gitme. Sen gitme..." Kız ayağa kalkmaya başlayınca daha da farkettim her noktamı saran çaresizliğimi. Dayanamazdım bu ana, kaldıramazdım. Ondan daha hızlı bir şekilde kalktım ve kapıya doğru yürüdüm. Söyleyebileceğim tüm her şeyi söylemiştim. Tanımadığım biri için elimden başka bir şey gelemezdi ki. Tam kapıyı açıp çıkacağım sıra da, gözleri düştü aklıma. Yorgun bakıyordu gözleri, çok yorgun. Hayatın yükü düşmüş bal gözlerine. Ama ufak bir umut kırıntısı bekleyen ışıltıları vardı. Kafamı çevirip korkuyla baktım. Hala orda, ayakta bekliyordu. Yaklaştım yanına tekrar, tüm umudumla. Uzattım elimi ona doğru "Tut elimi." dedim. "Gel, beraber inelim burdan. Benim seni almadan inmeye niyetim yok çünkü. Seni ölüme bir adım kalmışken bırakıp gidemem. Ben yıkılan ne varsa onarmaya hazırım." Sırtına bakarak söylemiştim bunları. "Hadi! Tut elimi. Açabilecek beyaz bir sayfan vardır herhalde. Yada siktir et. Yeni bir kitap aç sen, en temizinden." Gülmüştü. Hatta o kadar güzel gülmüştü ki şimdi ben burdan atlayabilirdim. Ölmek için fazla güzeldi. Arkasını döndü hala havada olan elime baktı. Sanki ateşe bakıyormuş, tutsa yanacak gibiydi. Sonra bir anda kendini geri bıraktı. Ani bir şekilde kolundan tuttum. İzin veremezdim öylece solup gitmesine. Yavaşça indirdim onu yüksekten. Gözlerinin içine, en derinlere baktım. "Eğer şu an solup gidersen, ben bir daha gökyüzüne bakamam. Sen kendin ölürken, arkanda birini daha öldürmüş olursun." dedim ince parmakları ellerimin arasındayken. Ben yürümeye başlayınca mecbur benimle birlikte yürümek zorunda kaldı. Aslında elini çekebilirdi, sıkı sıkı tutmuyordum. Hatta bağırıp çağırıp "Sen kim oluyorsun?" da diyebilirdi. Ama yüreğindeki o umut kırıntısı yeşermişti, hissediyordum. Ve benim o umudu öldürmeye hiç niyetim yoktu. Sonuna kadar yaşamalıydı, sonuna kadar...

--------------------------------------------------------------
Merhaba! Ben Uranüs'teki Papatya. Ve bu da benim içimden kopup, satırlara dökülen hikayem. Sonun başlangıcı...

*Bu arada Toprak'ın bahsettiği (asla aklımdan çıkmayan dediği) kitap Zülfü Livaneli'nin SERENAD kitabı 88. sayfa.

*Mırıldandığı şarkı ise Feridun Düzağaç "Buralardan Gitme".


HASBELKADERHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin