Ruhumun duvarları yıllardır çürümeye bırakılmış virane bir evdi. Anlaşılmayan seslerin içinde kaybolmuştum. Ansızın gelen hiçbir şey mutlu edemezdi, görmüştük... Mutluluk haramdı yarını belli olmayanlara, mutluluk gözyaşıydı, mutluluk diye birşey yoktu karanlığa hapsolmuşlara. Gelinen son nokta neydi peki? Acı... onca şeyin arasında mutlaka acıya da yer vardı. Yok desen de vardı, kapalı kapılar ardına saklanmış acılar. Bizden ne çok şey aldılar.
Ruhunun sesini dinle bir kez daha onlar yolu biliyorlar baksana. Belli olmasa da bir romanın baş kahramanısın sen aslında.
Gizli tutulan bir sır gibiydim. Kimileri için gözlerden uzak sorun teşkil etmeyen, kimileri için de varolduğu bilinen saatli bir bomba misaliydim ben.
Geçte olsa farkedersin ya... işte ben çok sonra fark etmiştim. Yıllar sonra, acılarımız gün yüzüne birer birer çıkınca. Bilinmezlik yolunda ilerlerken onu buldum. İnanmazdım ki ben, ansızın dahil olmuştu ki o benim hayatıma. Bekledim, hayli bekledim. Ellerim istemsiz onu çiziyordu, onu yazıyordu sayfalara... Zift karasıydım onu yazamazdım ben, kirletemezdim bir meleğin kanatlarını...
Gece çoktan kabul etmişti beni, kollarına alıp sarmaladı. Aynıydık artık, kim görürdü şimdi renklerimi?
Duvarlarda resmin yapılmış, renklerini gözlerimizden almış ama ressam boşuna uğraşmış. Görebildiği sadece karanlıkmış, gece onu korurken, ruhunu da saklamış. Çizmiş de çizmiş umutsuzca, ta ki bir melek duvarları aydınlatana dek...
26.04.20 03.10
