BÖLÜM 1

6 0 0
                                        

Hayatta mutlu olmak için ne yapmamız gerekiyor veya neye sahip olmamız gerekiyor? Aklımı ve beynimi kurcalayan bir çok soru var? Neden yaşıyoruz? Niçin varız ve ne yapmamız gerekiyor? Dünyadaki ve evrendeki varlığımı uzun süredir sorguluyorum. Yaşamın vazgeçilmez parçasını bulmaya çalışıyorum. Hayatımda bir dönüm noktası olmasını bekliyorum artık. Sıkıldım hemde çok fazla. Başı boş kalabalıktan, insanlardan, kendimden, herşeyden ve herkesten sıkıldım. Birşeyler istiyordum artık. Mutlu olmayı mesela. Zira mutluluk o kadar da kolay bulunmuyor.
Adım İvan Acar. Avukat bir annenin ve mühendis bir babanın tek evladıyım. On yedi yaşındayım. Bu sene lise son sınıfa başlayacaktım. Okul başlayalı bir hafta olmuştu ama ben hala yazın gittiğim kamptaydım. Bir kasabada ailem ile beraber dört yıldır yaşıyorum. Her yazı ailem ile beraber geçirdiğim kasabada bu yaz tatilinde yoktum. Kampa gitmeyi ben değil, babam ve annem istemişti. Beni daha iyi yetiştireceklerini düşündükleri için gönderdiler. Bir yandan da haklıydılar. Değişmiştim hemde çok fazla. Elli kiloluk, bir yetmiş boyunda bir çocuk yerine, altmış yedi kiloda, bir seksen boyunda genç bir insan olmuştum. Fiziksel değişimim gözle görünecek kadar barizdi. Eskiden çirkin hiçbir kızın çıkmak istemediği bir çocukken, şimdi hafif kaslı yakışıklı bir gençtim. Kahverengi saçlarım, yüzümü kaplamaya başlayan sakalım, kahverengi gözlerim ve uzun kaşlarım vardı. Çok yakışıklı değildim, ama eski halimden daha iyi göründüğüme emindim. Fiziğimi, aklımı ve davranışlarımı oldukça geliştirmiştir bu kampta ama ailemin beni kampa gönderme sebepleri farklıydı. İkisi birbirinden ayrılacaktı. Annem psikolojim bozulmasın diye ayrılacaklarını benden saklamıştı. Ama ben herşeyi biliyor ve farkındaydım. Annem babama aşıktı. Babamda öyleydi ama zaman geçtikçe değişmeye başladı. Önceden haftada iki üç kez çiçek alırken, şimdilerde ise hafta da sadece iki üç gün eve geliyordu. Bu değişimi fark etmemek akıl karı değildi. Bir gün onu takip ettiğimde sekreteri ile yakın bir ilişki içinde olduğunu gözlemledim. Herşeyi anlamıştım ama annem üzülmesin diye sesimi çıkarmıyordum. Annemin anlaması da geç sürmemişti. Babasını seven bir çocuktum, taki annemi aldattığını öğrendiğim güne kadar. Annem ve babamdan sonra aşka olan inancım da kalmamıştı. Annem, babamın gözlerinin içine baktığında kayboluyordu. Babam ise böyle büyük bir sevgiye kalleşçe ihanet etmişti. Bu yaz tatilinde kampa gitmeden önce kasabada bir tane sevgilim vardı, Hale. Hale' ye aşık değildim ama değer veriyordum. Beni o halim ile beğen tek kızdı belki de. Bunu kendime itiraf etmem ne kadar zor olsa da, öyleydi. Hale sevecen, çocuk enerjili bir kızdı. Numaralar ve oyunlar çevirmeyi çok severdi ama hiçbir zaman beni aldatacağına inanmazdım. İşte insan beklemediği yerden darbeyi yiyince ayağa kalkması biraz zaman alıyordu. Yaz tatilinde kampa geldikten üç gün sonra aldatmıştı beni. Üç gün bile sabredememişti. Uzun bir telefon konuşması sonrasında resmen ayrılmıştık. Zaten benleyken başkasına koşan bir kızı istemezdim. Dediğim gibi aşka inanmıyorum ama en çokta insanlara inanamıyorum. Önceleri çok saf bir çocuktum. İnsanları insan olduğu için severdim şimdi ise; İnsanlardan pek haz almıyordum. Tanıdığım, sevdiğim dostlarım hariç. Onlar her zaman benim yanımda olmaya çalışıyorlardı. Özellikle de sıra arkadaşım, Muhammed. Muhammed, uzun boylu, sarıya çalmış saçları, renkli gözleri, beyaz tenli ve sıska bir çocuktu. Lise üçte eşit ağırlık bölümünü tercih ettikten sonra tanışmıştım Muhammed ile. Bir yıl boyunca aynı sırayı paylaşmış. Acılarımıza beraber ağlamış, mutluluklarımıza beraber gülmüştük. Her ne kadar belli olmasa da, imamın oğluydu. Din hakkında bilgisi oldukça fazlaydı. Kimse bunu göz ardı edemezdi. Din bilgisini ile doğru orantılı bir espri anlayışı vardı. Temiz, saf kalpli bir çocuktu. Kolay inanmazdı ama inanmayı çok isterdi. Yaz kampına gelmeden bir gün önce buluşmuş ve vedalaşmıştık. Fedalaşlaştığım sayılı kişiler içindeydi. Kampa geldiğim ilk haftalar oldukça sinirli ve demoralizeydim. Kamp, bana içimdeki öfkenin, acının yönünü değiştirerek yok etmemi sağladı. Sinirlerimi, kum torbasından, yumruk makinesinden ve halterlerden çıkarıyordum. Acılarımı ise her gece tek başıma gittiğim tavan arasında ağlayarak yok etmeye çalışıyordum. Kum torbasına yumruk attığım her anda babam aklıma geliyordu. İçimdeki mutlu, huzurlu çocuğu yok etmişti o. Tüm hayatımı mahvetmiş, bencilce davranmıştı. Anneme acıyordum. Körü körüne babama nasıl kandığına şaşırıyordum. Bir avukat, iyi bir insan ve çetin ceviz bir anneydi. Hayata ve insanlara Bakış acısı bambaşkaydı. İyiliğe, sevgiye hiç olmadığı kadar fazla inanırdı ve aynı zamanda bir çok kez bunun hüsranını yaşamıştır. Hayatın bariz kurallarındandır; kırılmaktan korkuyorsan, hiç çekinmeden seni kırarlar. Ve işte hikayemiz başlıyordu.
Tarih 23 Eylül 2018' i gösterirken, kampta eşyalarımı toplayıp gitmeye hazırlanıyordum. Üç aydan uzun bir süre bu kamptaydım. Kasabaya döndüğüm için oldukça mutluydum. Beni bekleyen bir annem ve arkadaşlarım vardı. Lise son sınıftım artık. Üniversiteye gitmek için ders çalışmam gerektiğinin farkındaydım. Bavullarımı toplayıp son kez yatağımı düzeltikten sonra odamdan çıktım. Saat on ikiyi geçmek üzereydi. Önümde üç saatlik bir yol vardı. Telefonumun şarjının full olduğundan emin olduktan sonra yola koyuldum. Müdür Bey'in yanında çıkış işlemlerimi hallettikten sonra kamptan ayrıldım. Bu kamp bana çoğu şeyi öğrenmişti. İlk başlarda geldiğim için fazla mutlu değilken, şimdi ayrıldığım için üzülüyordum.
Yurdun önünde kulaklıklarımı takıp en sevdiğim hareketli parçalardan birini açtım. Tekerlekli bavulumu çakıl taşlarının üstünde hareket ettirmeye çalışırken oldukça çaba sarf etmiştim. Yurttan çıktığımda otubüs şirketini arayıp kendim için yer ayırtmıştım. Kamp kasabanın üç kilometre dışındaydı. Kasaba merkezine gitmek yerine, kendim için yer ayırtmam daha mantıklıydı. Kampın hemen altındaki petrol ofisini geçtikten sonra, karşıdaki durakta otubüsümü beklemeye başladım. Benim ile beraber bir kız ve oğlan bekliyordu. Anladığım kadarı ile sevgililerdi. Baş başa takılabilmek için bir kaçamak yapmışlardı. Şehire gidiyorlardı. Şehir kasabadan çok fazla uzakta değildi. Şehir ile kasaba arasında 45 kilometrelik bir yol vardı sadece. Kız ile çocuğu yakından incelemeye başlamıştım. Kız tırnaklarını yiyor, çocuk ise sürekli onu öpmeye çalışıyordu. Her gencin yaşadığı gibi, zevk ilişkisiydi. Çocuğun tek derdi sevişmek, kızın ise yakışıklı bir çocuk ile çıkmak. İçimden "Ne kadar da sıradan" diye geçirmedim değil. Çocuğun yerinde olmak ister misiniz diye sorarsanız? Tabiki de hayır. Bence iki insanın birbirini çıkar ilişkisi yüzünden kullanması oldukça ahlaksız ve hiç hoş değildi. Kısa bir bekleyişin ardından otubüs gelmişti sonunda. Bavulumu bagaja attıktan sonra benim için ayrılan tek kişilik koltuğuma geçtim. Kulaklığımda ki müziği son sese vermiş yolun tadını çıkarıyordum. Camdan dışarıya bakıp son sınıfın nasıl geçeceğini ve beni  nelerin beklediğini hayal ediyordum.
Bir saatlik yolculuğun ardından şehire ulaşmıştım sonunda. Kasaba terminalinde inip, Kuyu kasabasının ilk arabası ile tekrardan yola koyuldum. Kuyu kasabası şehirden çok fazla uzakta değildi. Aralarında 30 kilometre vardı. Yol en fazla kırk dakika sürüyordu. Arabanın içinde kulaklarım yüksek müzik yüzünde sızlamaya başlamış ve oldukça canımı yakıyorlardı. Daha fazla dayanamayıp kulaklıklarımı kulağımdan çıkardım. Telefonumda boş vakitlerimde oynamak için bir kaç tane oyun yüklemiştim. Aslında oyun oynamayı çok seviyordum ama kampta zaman bulamadığım için fazla oynayamıyordum. Önüme çıkan ilk oyunu açıp, zaman geçirmeye çalışıyordum. Öyle böyle otuz beş dakikalık yolun sonuna gelmiştim. Araba kapımızın önünden geçtiği için çok şanslıydım. Evime doğru yaklaştığımda, koltuğumdan kalkıp şoför amcaya ileride durmasını işaret etmiştim. Sağ olsun beni tam da kapının önüne bırakmıştı. Bagajdan bavulumu çıkardıktan sonra çevreme bakınmaya başladım. Hiçbir şey değişmemiş, bıraktığım gibiydi. Bavulumu arkamdan sürükleyerek iki katlı evime doğru yöneldim. İki katlı, iki yüz metrekare, balkonlu, turuncu renkte mütevazı bir evimiz vardı. Kapımızın önüne gelip son defa derin bir soluk çektim ve kapıyı çaldım. Uzun, uzun çalmamın sonunda kimse kapıyı açmamıştı. Annem duruşmaları yüzünden sürekli şehire giderdi. Evde olmadığını anladığımda kapının önündeki saksıyı kaldırıp altındaki anahtar ile kapıyı açtım. Annem her zaman kapının altından bir tane anahtar bırakırdı ne olur ne olmaz diye. Evimizin konumu çok sakin ve huzurlu bir sokaktaydı. Sol tarafımızda, emekli iki öğretmen olan Necla hanım ve Necmettin bey yaşardı. Sağ tarafımızdaki ev ise uzun süredir boştu. Bir türlü kiracı bulunamamıştı. Zaten evin sahibide şehirde yaşıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam şehirde bir dükkanı vardı. Kasaba ile işi kalmamıştı. Zaten pekte uğramazdı.
Evin içine ilk adımımı attığımda bir şok daha yaşamıştım. Annem evdeki çoğu eşyayı değiştirmişti. Daha doğrusu, babama ait olan çoğu eşya. Salonun duvarlarında ailece fotoğraflarımız vardı. Annem o fotoğraflardan babama ait olan hepsini atmıştı. Anlaşılan içindeki kin çok büyüktü. Ya da onu sonsuza kadar hayatından çıkarmak istiyordu. Haklıydı, hemde hiç olmadığı kadar. İçim yanıyor üzülüyordum ama elimden gelen bir şey yoktu. Babam, ben ve annemi kaybetmeyi göz önüne koymuştu. Bavulumu yavaş yavaş merdivenlerden çıkartıp, odama gittim. Odam değişmemiş halen aynıydı. Bıraktığım gibiydi. Çantamı yatağın kenarına bıraktım. Eşyalarımı yerleştirecek kadar enerjim yoktu. Açıkmıştım çünkü. Acıktığımda, midem goruldayıp ağrımaya başlardı. Hızlıca odadan çıkıp merdivenlerden indim. Soluğu mutfakta aldım. Buzdolabının içine baktığımda yiyecek bir şeyin olmadığını gördüm. Elime iki tane patates aldım. Önce soyup, sonra doğradım. Ardından kızartıp çay eşliğinde bir güzel yedim. Saat akşam altıya gelmek üzereydi. Annem eve halen gelmemişti. Telefonla aradığımda sürekli telesekreter çıkıyordu. Meşguldü anlaşılan. Umudumu annemden kesip, birazcık kestirmek için yatağıma uzandım. Açıkçası sıcak yatağımı oldukça özlemiştim. Derin, soluksuz  bir uykuya daldım.
Gözlerimi açtığımda saat aksam sekizi geçiyordu. Aşağıdan gelen tabak çanak sesleri ile uyanmıştım. Annemin gelmiş olduğunu anlayıp aşağıya indim. Aşağıya indiğimde annemin mutfakta yemek yaptığını gördüm. Beni duymayacak kadar dalmıştı. Özlem dolu bir ses tonu ile "Anne" dedim. Arkasını dönüp beni gördüğünde çok heyecanlanmıştı. Koşa koşa yanıma gelip sıkı sıkıya sarılmıştı bana. Siyah kısa saçları, iş stresi yüzünden dağılmış, yüzünde ki makyaj yavaş yavaş akmaya başlamıştı. Perişan bir haldeydi. Babamın yaptıklarını unutamadığını anlamıştım. Heyecanlı bir şekilde elimi tutup beni masaya oturttu. Ocakta pişen yemeğinin başına geçip son dokunuşları yapmaya başladı. Diğer yandan ise benle konuşuyordu.
- Eee kamp nasıldı?
- Güzeldi işte.
- Kamptaki hocanın anlattığına göre kick boks ile uğraşıyormuşsun.
- Serbest dövüş diyelim.
- Hmm iyi. Eee yarın okula gideceksin ne hissediyorsun?
- Bilmem, birşey hissetmiyorum sanırım.
Annem benim ile sohbet etmeye çalışıyordu. Ben ise kısa kısa cevaplar verip bu ızdıraptan kurtulmaya çalışıyordum. Canının yandığını görüyordum ama bunu benden saklıyordu. Saklanmasını istemiyordum. Aksine benle dertleşmesini istiyordum. Hiçbir şey onun kadar değerli olmadığı gibi, hiçbir şey onun kadar güzelde olamazdı. Kaçmaya çalıştığı soruyu sormuştum ona.
- Nasılsın anne?
Bir anlığına yutkunup "İyiyim" demişti.
- Anne sana birşey soracağım: Bir yerde okumuştum anneler çocuklarının ne hissettiğini bilirmiş, doğru mu acaba?
- Doğru mesela senin şu anda acıktığınıda hissedebiliyorum.
- Anne, evlatlarda annelerinin ne hissettiğini bilirler. Belki senin canından olduğum için ne hissettiğini biliyorum.
- Ne hissediyorum?
- Burada olduğum için ağlamak istemiyorsun. Seni ağlarken pek görmedim ama eğer ağlamak istersen omzum da ağlayabilirsin.
Birden elindeki tencere yere düşmüş eli yanmıştı. Acıyan parmağını ağzına götürüp emmeye başlamıştı. Ben ise hemen yanına koşup, "İyi misin?" diye sormuştum. Sıkı sıkıya bana sarılıp ağlamaya başlamıştı. Gözlerinden akan o sıcacık gözyaşlarını omzumda hissedebiliyordum. Bende ağlamak istiyordum ama güçlü olmam gerekiyordu. Babamın yerini doldurup bu evin reisi olmam gerekiyordu. Siz hiç içinizden ağladınız mı, bilmiyorum ama ben o gece o küçük mutfakta içimden ağlamıştım. Canım yanıyordu. Hayatta ki tek dayanağım kırılmıştı ve bende kırılmak üzereydim. 
Annemi salonda ki divanın üzerinde yatırıp başında beklemiştim. Mışıl mışıl uyuyordu. Uyumayı unutmuş birden hatırlamış gibi uyuyordu. İçim kan ağlıyordu. Birinin hayatımızdan çıkmasının bu denli bir acıya sebep olabileceğini ilk kez o anda annemden öğrenmiştim...

ŞİFA mı LANET mı?Cerita yang bikin terobses. Temukan sekarang