Kader

33 7 2
                                        

"Hadi anlat artık" dedi Gülfidan. 

"Anlat, dök içini de rahatla"

"Bir şey yapamadım, bir şey diyemedim ya o ciğersize. İçime dert oldu."

Gülfidan anlamaya çalışır gibi baktı .

"Amiri diyorum bizim. Yoktan yere bir araba laf yedik bugün"

"Neden? N'oldu? Neymiş derdi?"

"Şüphelinin birinin avukatı, dava edeceğim sizi demiş buna. Eli ayağına dolaşmış tabii bizimkinin."

"Çocuğa kelepçe takılır mı diyor. Hiç mi bir bok bilmezsinizler, her şeyi tek tek ben mi söyleyeceğimler, küfür kıyamet… Çocuk dediği de zebellah gibi. Kelepçe takmazsam nasıl zapt edeceğim ben bunu?"

"Ee amir bilmiyor mu bunu?"

"Ya bilmez olur mu? Lavuk tutuşmuş ya, bizden çıkaracak hıncını."

Gülfidan üzülmüş gibi baktı. Erdal konuşmaya devam etti, cin şişeden çıkmıştı bir kere.

"Bre adi, bre şerefsiz! Ben amir olmadan önce öyle döve döve konuşturdum, böyle cereyan verdim, tırnak çektim diye şişine şişine anlatmasını biliyorsun" dedi.

Sonra konuşmayı kesti birden. Karısının bu konuyla ilgilenmediğini düşündü. Öyleyse neden anlatması için ısrar ettiğini anlamaya çalıştı. Yaptığı işten şikayet etmesi, dert yanmasını yanlış anlar diye anlatmamıştı. "Bak ben senin için nelere katlanıyorum" dercesine başa kakma gibi anlaşılmasın diye.

Bir süre hiç konuşmadan oturdular.

Gülfidan böldü sessizliği. "Koltuk takımını almayacak mıyız? dedi. 

Erdal oralı olmadı, bakışlarının yönünü bile çevirmedi, öylece sigara dumanlarının pencereden giren sokak lambası ışığında yaptığı helezonlara bakıyordu. Karısının bu denli kayıtsız olmasına bozulmuştu. Bir süre sonra Gülfidan, Erdal'ın gözlerinin kapandığını fark etti. 

"Uyumak üzeresin" dedi. "Sigaranı söndür"

                                                 * * * 

 Bir elinde gazete kağıdına sarılı simit, diğer elinde çay bardağı ile girdi büroya. Çalışma arkadaşlarına günaydın dedi, masasına geçti. Son derece iştahsız, sırf biraz olsun zinde

olmak için kahvaltı ediyordu. Karısının o gün onu uyandırmayışını ve kahvaltı hazırlamayışını dün geceki koltuk sorusunu cevapsız bırakmasına bağlıyordu. O arada Atıf amir içeri

girdi yanında görece genç bir adamla. Bürodakiler istemeye istemeye ayağa kalktı. Erdal avurtlarını ısırıyordu. Haksız yere yediği zılgıt hala öfkelendiriyordu onu. Karısının dediği

gibi olmamış, anlatınca rahatlamamıştı. Erdal tekrar oturmaya kalmadan Atıf amir "Erdal koçum" dedi. "Bize iki çay kap hemen " Bu koçum lafı ve bürodakilerden çay almak için onu seçmiş olması Erdal'ın öfkesini birken bin yaptı. Çaresiz çayları götürdü amirin odasına. 

Konuşmalardan anladığı kadarıyla yeni polisti amirin yanındaki. Atıf prensiplerini, bürodaki işleyişi anlatıyordu kendini öve öve bitiremeyerek. "Sadece becerikli olmak yetmez. Aynı 

zamanda iyi de mukayyit olmak gerekir" diyordu. Bu 'mukayyit' lafını Erdal'dan öğrenmişti Atıf amir. Olanca küstahlığıyla "Bunu da edebiyat okurken mi öğrendin?" diyerek makarasını da yapmıştı hatta. Gülmek geldi içinden. "İyi öğretememişiz. En başta halden anlamak gerekiré demek istedi. Sonra çayları bırakıp odadan çıktı. Çıkar çıkmaz Atıf amir seslendi tekrar. Dünkü vakıa için arama emri çıkmış dedi. Elindeki evrağı Erdal'a uzatırken birden geri çekip "Bu sefer beni utandıracak bir şey yapmayın ha. Vallahi külahları harbiden değişiriz bu sefer" dedi. Dünkü kelepçe hadisesini hatırlatıp hem aklısıra otoritesini pekiştiriyor hem de yanındaki çaylağa gözdağı veriyordu. Erdal hiçbir şey demedi. Gözlerinin içine bakarak aldı evrağı, odadan çıktı, kafasıyla Çağdaş'a hadi gidelim anlamına gelen bir hareket yaptı. Yüzü sirke satıyordu. Çağdaş, amirin duyamayacağı bir şekilde "Hayırdır" dedi. 

"Yolda konuşuruz"

AlargaDonde viven las historias. Descúbrelo ahora