Bilinmezlik...
''Siyah, siyah bir kız
çok üzülmüş ve kırılmış
kanatları olup uçmak isteyen...'' Kendi uydurduğum şarkıyı mırıldanıp duruyordum. İnandığım ve kırıldığım her şeyden nefret eder olmuştum. Neydi beni bu çıkmaza sürükleyen, neydi bu halimin sebebi?
'Çok düşünüyorsun Mehir çok... ' iç sesim beni uyarmak istemişti galiba. Bunun üzerine dolabımdan rastgele bir şeyler seçip üzerime giyinmeye başladım. Aynaya bile bakmayıp kendimi dışarı attım.
Soğuk bir hava, derin bir nefeste çekebildiğim kadar içime çektim. sonbaharın geldiği her yerden belli oluyordu. Yapraklar sanki yorulmuştu ve ayaklar altında yerini alıyordu.Yoksa istemiyor muydu ağaç yaprakları. Sıkılmış mıydı onlardan? Böylece onların yere düşmesine izin mi verecekti? Yürümeye başladım. Yürüdüm, yürüdüm nereye kadar gidilirse oraya kadar gitmek istedim. Hatta daha fazla yerlere gitmek istedim. Ve dilediğim yere gelmiştim. Onun yanına, başucuna gelmiştim.
''Özledim.'' sesimin çatallı çıkmasından sonra kendimi tutamadım., ''Bu aralar ruhum bedenimden habersiz yaşıyor. Anlamıyorum bu çıkmaz beni iyice kendine doğru sürüklüyor. Gelmeni istiyorum, bu soğukta metrelerce aşağıda olmanı istemiyorum. '' Elimdeki toprağı sıkıp duruyordum. Duymuyordu beni. Bunun nedenini bilsem de sinirlerime hakim olamayıp mezar taşına vurmuştum.
''Beni aldattın ama ben yapamıyorum. Beni bırakıp gittin ama ben gidemiyorum. Sen canice beni ve duygularımı katlederken lanet olsun ki senden kopamıyorum. Senin için her şey yaptım, benim için yaptığın tek şey beni aldatıp sonra o lanet olası kamyonun altında kalman.'' Boşuna bağırıyordum duymuyordu beni. Susup öylece bakmaya başladım.
''Çok kırdın Fırat, fazlasıyla kırdın.'' Ayağa kalkıp oradan uzaklaştım. Her hafta ya da her ay bunu yapıyordum. Hayatımda ki tek düzenli olan şey buydu galiba Fırat'ın mezarına gelip ona ne halde olduğumu, ondan sonra ne hale geldiğimi anlatıp hatta ondan nefret ettiğimi söyleyip gidiyordum.
Saatler süren yürüyüş sonrası eve gelmiştim. Kapının kolunu sessiz bir şekilde açarak içeri girdim. Odama çıkıp kendimi yatağa attım. Hiç bitmeyecekti sanırım. Ne onun için çırpınışlarım sona erecekti, ne de ağlamalarım. Fırat'ın bana bırakıp gittiği hayat bu muydu?
''Yine mi onun yanındaydın?'' Annem kapıda duruyordu içeri girmekte tereddüt eder gibiydi sanki. Karasız bir şekilde bana doğru gelip kollarını iki yana açtı. Onun kollarına sığındım. Onun kolları ilaç gibiydi sanki beni iyileştiriyordu adeta.
''Baban bu haline endişeleniyor.'' Ah babam, Fırat öldükten sonra bana bir kere bile nasılsın diye sormayan babam. Annem devam etti:
''Mehir, biliyorum çok zor-'' söylemesine izin vermeden direk konuşmasını kestim.
''Hayır anne bilmiyorsun. Bana her seferinde beni anladığını söylüyorsun ama anlamıyorsun. Beni anlayamazsın anne. Her gece gördüğüm kabusları, kalbimin nasıl parçalandığını anlayamazsın.'' Annem susup öylece beni dinledi sanki konuşmamı istiyordu. Susmak istemedim bende, ''Ne Fırat, ne sen, ne de babam anladınız beni. Ya ben sevdiğim adamı kaybettim, kaybettikten saatler sonra beni aldattığını öğrendim. Söylesene anne sevmek bu mu, sabah kız arkadaşınla kahvaltı yapıp onu eve bıraktıktan sonra başka bir kadınla beraber olup sonrasında ölmek mi? Bu mu sevmek? Sen babamı böyle mi seviyorsun ya da ben Fırat'ı böyle mi sevdim? Onu sevdiğim her saatten nefret ediyorum anne. Ondan nefret ediyorum.'' Annem bana sarılınca artık gücümün kalmadığını anladım. Nasıl gücüm kalabilirdi ki bu saatten sonra, nasıl toplayabilirdim kendimi?
''Fırat seni sevdi Mehir.''
''Seven böyle yapmazdı anne.'' Annem beni susturup sıkıca sarıldı. Şu zamanda sığınacağım tek yerdi onun kolları.
''Üzerimi değişip uyumak istiyorum.'' Kafa sallamakla yetindi sadece ve odadan çıktı. Sadece uyumak istiyordum. Uyuyup uyanmamak üzere...
'Git Fırat istemiyorum. Ben onunla mutluyum onunla kalacağım.' Gidiyordu. Üzmüş müydüm onu, acaba bana kırıldı mı? Bir el beni çekiyordu kafamı çevirip yüzüne bakmak isterken olmuyordu, bakamıyordum.
'Kimsin sen?'
...
'Kimsin sen?' Bi an uyandım. Her gecenin bitmek bilmeyen kabuslarına birini daha eklemiştim sadece.
***
''Bu böyle olmaz Hüma. Mehir iyi değil onun uzman yardımı alması gerekiyor.''
''Mehir düzelecek o iyi olacak''sabah konuşulan konuyla sinirlerim adeta yerinden hoplamıştı. Babam benim deli olduğumu düşünüyor.
Babam biraz daha sesini yükselterek konuşmaya başladı.
"Ne şekil düzelecek allah aşkına günden güne kötüye gidiyor.'' Birden mutfağa girmemle babam irkildi.
''Korkma baba deli değilim ben.'' babam suratıma dahi bakmamıştı bende sandalyeyi usulca çekip kahvaltı masasında yerimi aldım. Babam işte her zaman kendi bildiğini okur, bize fikrimizi sormadan kendi adına kararlar alırdı.
''Öyle davranıyosun.''
''Deli gibi davranmak deli olduğumu kanıtlamaz.''
''Mehir, ben senin iyiliğini düşünüyorum.'' Annemin doldurduğu çayı elimin tersiyle yere savurmuştum. Elime çay dökülünce hafif inilti kaçtı ağzımdan canım yanmıştı doğrusu. ''Benim iyiliğimi bana 'nasılsın' bile demeden mi düşünüyorsun baba? Bir kere benim fikrimi aldın mı? Fırat öldükten sonra bir kere bile yanıma geldin mi?'' Ayağa kalkıp gidecekken o benden hızlı davranıp kolumdan tutmuştu.
''O adam seni haketmiyor demiştim.''
''Ama sadece demiştin baba.'' Kolumu bir hışımla çekip mutfaktan çıktım. Alt kata odama inerken duvarda duran aile resmimize bir yumruk atıp çerçevenin düşmesini izledim.
''Hepinizin canı cehenneme.'' Odamın kapısını açıp sırt çantama bir şeyler doldurdum. Hırkamı alıp odadan çıktım. Annem yüzüme gitme der gibi bakıyordu. Hiç oralı olmadan çıktım. Hızla yürüyerek yolun diğer tarafına geçip sokakların arasında dolaşmaya başladım. Sokağın sonunda bir bar görüp kendim oraya attım. Burayı hatırlıyordum gündüz normal bir cafe, gece ise saçma sapan bir yere dönüşüyordu burası. Gündüz olmasına rağmen etraf o kadar iğrençti ki yoğun sigara ve içkilerin birbirine karışmış kokusu beni adeta buradan çıkarmak için zorluyordu. Cesaretimi toplayıp masaya oturdum.
''Bi bira alabilir miyim?'' barmen suratıma baktı.
''Sabah sabah bira. Geceye noldu?'' hiç cevap vermeden kafamı masaya koydum. Biraz dinlendikten sonra barmen bira dolu bardağı kafama çalacakmış gibi masaya koydu. Adam arkasını dönünce ona dil çıkardım. 'Öküz mü ne?' iç sesime iç sesimle değil de bağırarak cevap vermek istemiştim:
''İç ses olur olmadık yerlerde konuşuyorsun, soğuk sularda yüzüyorsun.'' Etrafta ki herkesin sanki deliymişim gibi bakmasıyla birama yöneldim.
Ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum. Saatler boyunca müziğe ayak uydurmak istemiştim. Bana göre değildi ya da ruhuma göre. Bira bardağının altına bir miktar para koyup kendimi dışarı attım. Dışarı çıktığım da tam derin havayı içime çekecekken havanın durumu ürkmeme sebep oldu. Allah kahretsin hava kararmıştı. Ne ara bu kadar karardı ki hava. Korkuyordum. Fırat öldükten sonra akşamları hiç dışarı çıkmamıştım. Nefesim kesiliyor, boğulacakmış gibi oluyordum. Koşar adımlarla sokağı çıkıp caddeye yöneldim. Yardım istesem mi diye düşünürken yanımda duran arabayı farkettim. Boş gibiydi içi, yanına biraz daha ilerleyip kapısının açık olup olmadığını kontrol ettim. Açık olduğu için mutlu fakat başkasının arabasına izinsiz bineceğim için ise rahatsızdım. Arabanın kapısını açıp önce çantamı sonra kendimi koltuğa attım. Hala nefes alamıyormuş gibi hissediyordum. Tam kendimi toparlayacakken silahın namlusuyla burun buruna geldim. Küçük bir çığlık attım.
''kimsin sen?'' ikimizde aynı anda söylemiştik. Kimdi bu karanlıkta yüzünü seçemediğim. Başım dolanıyordu, daha fazla dayanamayan gözlerimin kapanmasına müsaade ettim.
Bölüm sonu...
inandığı yerden kırılanlara bu kitabım umarım beğenirsiniz...
YOU ARE READING
Ay Tanrıçası
Teen FictionÖylece birbirimize bakıyorduk. bana bakmayı kesip sigarasına yöneldi ve soğuktan sararmış o öpülesi dudaklarına götürdü. ''İsminin anlamı ne?'' o güzelimsi sesiyle bana soru yöneltmişti. ''Ay parçası demek.'' Boğuk bir ses çıkardı anlamış edayla der...
