1 Nisan 1999 Ahi Teknik Üniversitesi Sare Hatun Yerleşkesi içinde terk edilmiş bir cami, hani o eski düşüncelerin hakimiyetinde bir anlayışın hareketiyle terk edilmek değil, bildiğin terk edilmiş, Müslüman bir ülkede yaşayıp da bir caminin bu kadar kirli, bu kadar virane ve yıkılmaya bırakılması ilginç geliyordu. Cami ne bir tarihi yapı ne de önemli bir şahsiyetin adını taşıyordu. Herkesçe bilinen, yapısal bir özelliği olmayan, son dönemlerde İstanbul'un bir çok yerinde yapılan tekdüzeye indirgenmiş mimaride bir yapı.. Ama sahipsiz. Bunun adını ne koyarsanız koyun gerçek ortadaydı. Bilumum haşerelerin ve bütün karanlıkların gizlendiği bir yerde terk edilmiş bir de minber vardı. Minberi dolduran birileri olmalıydı. Ancak ibadete açıkken, insanlar dini vecibelerini yerine getirirken ama olmadı.
Bir titreyişin hakim olduğu, korkuların her türlüsüne sahip çıkan bir adam vardı. Cami ortasında yer alan teneşirde elleri, yüzü, vücudu kan içinde, kendi kanı içerisinde ölümün silueti sarmış eğilip bakıyor adam son nefeste. Kimsenin onun halinden haberi yok. Çünkü camiyi gören yok. Camini feryadını duyan yok. Müslüman ülkede virane, namaz ve niyaz ile dolması gerekirken cami mezbahane...
Cani, maktulün yanında durdu artık zamanı geldi de geçti. Son bir hamle, caninin elindeki bıçak, nazenin o tende belirdi. Kanlar bir daha salındı. Maktulden son bir ses "gık" oldu. Ortalık vahşi bir sessizliğe büründü.
Maktulün ruhu bir yolculuğa başlamıştı. Önce tozlu halılar, tozlu rahleler, kirli mihrap ve en son minberi öptü sanki veda etti. Böylece rüya alemine... bütün hayaller, umutlar, gelecek kaygıları, sınav stresleri hepsi bitmişti. Annesi, babası, sözlüsü, köyü veda etmişti, göz açıp kapayıncaya kadar yaşana o ömür bitmişti. Mehmet kendi bedenini aştı ve imanı ülküsüne, Rahmana kavuştu.
Mehmet, 1.75 boyunda, 68 kilo ağırlığında, esmer tenli, ela gözlü, siyah saçlı, güleç simalıydı. Mehmet, Ahi Teknik Üniversitesi Gemi Mühendisliği Bölümü 2. Sınıf öğrencisiydi. Ailesi Mersin Mezitli'ye bağlı Dikçukur köyünde yaşamakta idi. Mehmet'in babası aslında Yukarı Afşar köyünde doğmuştu. Ancak uzun yıllardır imamlık yaptığı bu köyde yaşıyorlardı. Mehmet'in babasının adı Salih Dağhan, annesinin adı Fatma Dağhan'dı. Fatma hanım ev hanımı idi. Mehmet ailenin tek çocuğu idi. Fatma hanım, Mehmet'in doğumu sırasında rahatsızlanmış, hastanede ameliyata alınmış, bir daha anne olamayacağı ona söylenmişti. Fatma hanım bu sebepten biricik evladı Mehmet'e çok önem veriyor, yanından ayırmıyordu bir an olsun. Mehmet, ilkokula kendi doğduğu köyde, Dikçukur ilkokulunda başladı. Öğretmeni Selahattin Söğüt idi. Mehmet okulu çok sevdi. Öğretmenlerin anlatımı, kendi öğrencilerine davranışı çok hoşuna gidiyordu. Diğer öğretmenlerden şikayet eden çocuklar vardı. Ama Mehmet öğretmeninin seviyordu. Selahattin öğretmende Mehmet'e farklı bir gözle bakıyordu. Bu çocuk ileri de iyi yerlere gelecek, mizacı, huyu çok iyi, efendi bir yapıya sahip diyordu. Bu durumu Mehmet'in babasına da aktardı. Selahattin öğretmen Salih beye, oğlunu mutlaka okut, böyle çocuklara ihtiyaç var, ülkemiz için diyordu. Salih beyde "varım yoğun bir oğlum var. Elbette okutacağım hocam. Nereye kadar okuyabilirse okusun diyordu.
Mehmet, ilkokulun bitiminde babasının köyünde var olan ortaokula taşımalı olarak gidip gelmeye başladı Mehmet. Bu sırada Türkçe dersinde şiirler işlenince şiirleri sevdiğini fark etti. Onlardan etkilendi ve kendi şiirlerini yazmaya başladı. Hatta bir gün Anneler Gününde annesine bir şiir yazıp götürdü. Annesi, canım oğlum benim deyip yüreğine basmıştı. Mehmet'in varı olan azmini ailesinin memnun olması, sevinmeleri için okumaya vermişti.
Lise çağına gelince Mehmet, Mezitli İlçesine gidip gelmeye başladı. Bu sırada deniz tutkusu peyda oldu kendisinde. sanki denize aşıktı. O maviliklerine, ..............................., tabi buna birde sınıf arkadaşı Meryem'in gözlerinin etkisi vardı. Meryem'in deniz rengi gözleri ilk aşktı. Söylenemeyen, platonik yapıya sahip belki o sebepten belki de değil ama seviyordu Mehmet Meryem'i ve de denizi.
Meryem'e kavuşamayacaktı. Öyle gözüküyordu. Çünkü gönlü aşk diyordu, ancak dil söylenmiyordu. Ama denize mutlaka kavuşacağım diyordu. Mehmet ve babası ziyaret için Mehmet'in küçük amcası Sami'nin yanına gitmişlerdi. Mehmet, orayı çok sevdi. Sami amcasının evi deniz kenarında muazzam bir manzaraya sahipti. Sami amcasının isteği, Mehmet'in de babasına ısrarı ile Mehmet orada kaldı, on beş gün kadar. Babası köye dönmüştü. Mehmet her gün sahilde kumların üzerinde geziniyor, amcasının oğlu ile yüzüyordu. Yine bir gün bu sahil turlaması esnasında Mehmet'in gözleri deniz üzerinde yüzen gemilere takıldı. Bir gün o gemileri ben yapacağım ve o gemilerle ülkeler taşıyacağım karanlıklardan, yoksulluktan, varlığa aydınlığa diyordu.
Mehmet bir senede gezmek için İstanbul Tuzla'ya halası Mualla'nın yanına gitti. Orada bir tersanenin olduğunu bilmiyordu. Görünce çok sevindi. Halasından izin isteyip tersaneler bölgesine gidiyor, hayran hayran gemilerin inşasını izliyordu. Bir taraftan büyük gemiler inşa ediliyor, bir tarafta çok güzel yatlar yapılıyor, hemen ötede deniz salınıyordu.
Mehmet halası Muallaların oradan da çok mutlu ayrılmıştı. O artık ilerde ne mesleği seçeceğine artık kesinlikle emindi. Gemi Mühendisi olacaktı.
Bu ideal uğruna matematik ve fen bilimleri hususunda kendini geliştirdi. Sayısal derslere ağırlık verdi. ÖSS sınavında bütün tercihlerini Gemi Mühendisliği hususunda kullandı. Sonuçlar açıklandığında Mehmet, başardım başardım deyip bütün köyü ayaklandırmış, köyde sevincine ortak olmuştu. Gemi Mühendisi Mehmet Dağhan diye hitaplar bile söylenir olmuştu köyde. Herkes mutluydu. Anne Fatma Hanım ise iki ayrı duyguyu yaşıyordu. Oğlu üniversite kazandığı için mutluydu. Lakin oradan ayrılacağı için huzursuzdu.
Fatma hanım; Salih beye tayin istesek, bizde Mehmet ile gitsek olmaz mı dedi.
Salih bey: Hanım oğlan büyüdü. İllaki bir zaman bizden ayrılacaktı, ya bugün ya yarın anlamalıyız. Hem İstanbul'a bu saatten sonra gitmek olmaz gibi geliyor. Orası bizi yutar diyordu.
Mehmet ve babası Salih bey, üniversite için evrakları hazır ettiler ve İstanbul'a hareket ettiler. İstanbul'a vardıklarında ikisinin de kanaati kalabalık ve trafiğin çok fazla olmasıydı. Tramvaya binip Sare Hatun Yerleşkesine gittiler. Kampüs yerleşkesi tepelik bir alana kuruluydu. Sağlı sollu otlarla kaplı tarlavari bir yolu vardı. Tepeye geldiklerinde ilk gördükleri virane bir bina idi. Dikkatle baktılar, binanın üzerinde Osmanlı tuğrası mevcuttu, garipsediler. Ata yadigarı bir binanın hali içler acısıydı. Yıkıldım yıkılacağım hallerinde. Olur muydu böyle? Biraz daha ilerlediklerinde bir cami gördüler. Ama minaresi yoktu. Cami yeni görünümlüydü. Baba sevindi. Oğlum iyi bir üniversite kazanmışsın, camisi bile var. Sosyal tesislerde mevcuttur. Futbol sahası, basket sahası, yüzme yerleri falanda olur herhalde dedi ve vakit namazı girince burada eda ederiz namazımızı dedi. Camiye doğru biraz daha ilerlediklerinde cami giriş kısmının büyükçe otlarla kapalı durumda bulunduğunu gördüler. Şaşkınlık hali aldı. İkisi yollarına devam ettiler. Cami kapısı zincirlenmiş ve de asma kilitle kilitlenmişti. Camdan içeriye bakalım oğlum dedi Salih bey. Baktıklarında caminin içi içler acısıydı. Her taraf toz toprak içerisinde, bir köşeye biriktirilen cami gereçleri, caminin ortasında avizeden halıya değin uzanan örümcek ağı şelalesi, cama yakın yerde bir teneşir vardı. Cami duvarlarındaki süslemeler kararmıştı tozdan. Bu ne hal dediler. Bu ne hal ya Rabbim. Dehşete kapıldılar. Cami yapısal olarak yeni görünümde, içi de öyle ama niye bu hale terk edilmişti anlam veremediler. Bu durumu fırsat olursa sorup meraklarını gidermek istiyorlardı. Mehmet ile babası Salih bey yollarına, camiye geldikleri yolu geriye dönerek devam ettiler. Sağa saptılar. Biraz ilerleyince ana binayı gördüler. Burası tarihi bir siluete sahipti. Görünüm hoşlarına gitti. Kayıt işleri için Öğrenci İşlerine Gider tabelasını takip ettiler. Kayıtları kısa sürede tamamlandı. Mehmet artık Ahi Teknik Üniversitesi öğrencisiydi. Öğrenci İşlerindeki yetkili Mehmet'in Kredi yurtlar Kurumunun Cevizlibağ'da bulunan yurda da kayıt yaptırması gerektiğini söyledi, eklemeyi de unutmadı. Tabi başka yerde kalacaksa o başka dedi. Salih bey, yo yo kalacak yeri bizde düşünüyorduk nasıl yaparız diye. Yurt imkanı da varsa orada kalsın. Gelmişken oraya da kaydı yapalım tabi. Orası nerede, yakın mı diye sordu. Yetkili tarif etti. çok yakın buraya. Memnun da kalır oğlunuz diye de belirtti. Salih bey teşekkür edip çıkıyordu. Cami aklına geldi sordu. Şurada bir cami var. Lakin kapısı kilitli, virane halde. Acaba niye o halde öğrenebilir miyiz diye sordu. Yetkili, o cami belediye ve üniversite arasında davalı durumda. Bizim arazimiz üzerinde kalıyor. Yer yakın zamanda da bize orayı tahsis edecekler. Sadece ufak bir problem uğraştırıyorlar işte. Bize geçerse orasını müze olarak kullanacağız. Yapısal ürünler, tarihten bu günümüze diye bir müze olacak.
Salih bey: cami olarak niye kalmıyor, öğrenciler namaz kılarlar, boş vakitlerinde Kur'an okurlar dedi.
Yetkili: Orayı cami olarak düşünmüyoruz. Hem biz hem belediye kapalı tutuyoruz. Yakında oturan insanlarda yok. Sadece üniversiteli giderse o. Caminin niye buraya yapıldığını da esasında bilmiyoruz. Gerekte yok gibi. Bizim öğrencilere tahsis ettiğimiz mescit var, orada yetiyor dedi.
Salih bey: Ya aşağıdaki bina, Osmanlı tuğralı olan? dedi. Yetkili, yüzü gerildi ve orası da aynı şekilde müze olacak, izinleri bekliyoruz diye aktardı. Salih bey ve Mehmet konuyu öğrenmişlerdi. Daha da uzatmak istemediler konuyu. Yetkili ile vedalaştılar. Yurda doğru yürüyerek gittiler.
KYK yurdu Cevizlibağ'da bulunuyordu. E-5 kenarında idi. Trafik, araba seslerinin yoğun olduğu yerdi. Burada ders çalışmak nasıl olur diye düşündü Mehmet. Bina beş katlı idi. Baba oğul binayı gezdi, odaları gördüler. Çalışma odasını Mehmet merak ediyordu. Oraya baktı. İçeride ses falan yoktu. Memnun kaldı. Daha sonra kayıt yaptırdılar. Yurt okuldan bir hafta önce tam kapasite ile faaliyette olacakmış. Yurt ile ilgili merak ettikleri her şeyi öğrendiler ve memlekete dönmek için otogara gitmeyi düşündüler. Sonra Salih bey oğluna, Eyüp Sultan Hazretlerinin kabrine de gidelim, hep aklımdaydı. Bizim memlekete giden otobüsler akşam 20.00 gibi kalkıyor, daha zamanımız bol dedi. Bir minibüse bindiler ve Eyüp'e doğru gittiler. Eyüp Sultan hazretlerinin kabrinde dua ettiler, camide namaz kıldılar. Cami önünde yer alan lokantalarda yemeklerini de yiyip otogara geçtiler. Otogara vardıklarında otobüs hazır haldeydi. Yer var mı dediler...
