1. Bölüm: Sokak Arası

29 4 11
                                        

" Bir depresyon otelindeyim. Adı Dünya, tam pansiyon. "

Elimde küçük bir bezle kuruladığım shot bardaklarını tezgahın önüne koyduktan sonra hepsinin aynı hizada olup olmadığına baktım. Yaklaşık yirmi bardak vardı ve hepsinin kusursuz bir şekilde aynı hizada olduklarını gördükten sonra, elimdeki kuru bezi hızlı bir hareketle omuzuma attım. Loş ışıkta mor ve mavi renklerinin ahengiyle süslenmiş olan mekana ufak bir göz gezdirdim. Sandalyeler masaların üzerine konulmuş, kapanacağımızı belli edercesine söndürülen lambalar ve bir elim parmağını geçmeyecek çalışanlar yorgunluktan ölecek gibilerdi. Arkama dönerek duvardaki saate baktım; dörde beş geçiyordu.

Benim mesai saatim çoktan bitmişti. Derin bir nefes vererek omuzumdaki beze uzandım ve bezi sertçe tezgaha bıraktım. Diğer çalışanları umursamadan arka tarafa geçmeyi sağlayıp, bel hizasına gelen küçük kapağı öne doğru ittirerek tezgahın arkasından çıktım. Bir süre etrafa bakındıktan sonra herkesin çıkmak için hazırlandığını gördüm. Benim alacak çok fazla eşyam yoktu. Kısacık kestirdiğim gri saçlarımı bıkkın bir şekilde karıştırdıktan sonra, giriş kapısının yanına bıraktığım siyah sırt çantamı kaptığım gibi kendimi dışarının soğuğuna verdim.

Hava daha yeni yeni aydınlanıyordu. Buna aydınlık bile denilemezdi fakat bulutların ardından gelen ışığada karanlık diyemezdik. Sabah saatlerinin oluşu nedeniyle de soğuk çok keskin bir şekilde derime nüfuz ediyordu. Günün en sevdiğim saatlerindeydim. Sokakta kimsecikler olmazdı. Ne ses ne de bir seda yoktu. Sadece yolunu ve dengesini şaşırmış birkaç tinerci ve sokak hayvanları olurdu. Birde daha işten yeni çıkan bir ben olurdum o kadar.

Sokağın ortasında duraksayarak kot pantolonumun cebine zar zor sıkıştırdığım kulaklığımı ve telefonumu çıkarttım. Neredeyse çözülmeyecek derecede düğüm olan kulaklığımla uğraşmak istemediğim için düğümün daha yarısını bile açmadan kulaklığımı telefona taktım. Hızlı hareketlerle müzik uygulamasına girdim ve yarıda kesilmiş olan şarkıyı başa sararak dinlemeye başladım. Telefonu tekrar cebime sıkıştırdıktan sonra yoluma devam ettim.

Ağır adımlarımla birlikte yoluma devam ederken şarkının sözlerine odaklandım.

" Bi' kaç gerçek önündeydim. Yine çıktı bak tansiyon. "

Sözleriyle birlikte ıssız sokakta kendi kendime mırıldanmaya başladım. Kafamı boşaltmanın, kalbimdeki boşluğu gidermenin tek yöntemi müzik dinlemekti. Bana göre en iyisiyse rapti. Gerçeği tüm çıplaklığıyla, tüm yalınlığıya ve tüm o sanat dolu sözleriyle ortaya koyan bir türdü rap. Herkesin susup söyleyemediği şeyleri korkusuzca söylüyorlardı. Bize hayatı anlatıyorlardı. Toz pembe hayaller kurmadan önce gerçeği öğrenmemizi istiyorlardı. Kimi zaman kalplerindeki yaraları, kimi zaman çözemedikleri problemleri, kimi zamansa toplumdaki o büyük sıkıntıların nedenlerini anlatıp dikkat çekmeye çalışıyorlardı.

Ruhumu sözlerin arasına daldırmış bir şekilde yolda ilerlerken boş sokaktaki duvar yazılarını incelemeye başladım. Bazılarında ağır küfür, bazılarında yüklü bir aşk, bazılarındaysa güzel mizah dolu yazılar vardı. Klasikler vardı hep. Kendi adının baş harfiyle sevdiği kadının baş harfinin arasına kalp koyanlar, sitem dolu aşk yazıları, devlete isyan edenler, popüler şarkıların sözleri ve daha fazlası. Hepsini en ince ayrıntısına kadar biliyordum aslında. Eve giderken duvarları ve etrafı incelemeyi severdim. Zaten yapacak başka bir işim de yoktu.

Kafamı eğerek adımlarımı incelemeye başladım. Ritimle eşit bir şekilde atmaya çalıştığım adımlarımı yerdeki taşlar engelliyordu. Bazılarından çıkan sesler kulağa hoş gelsede sürekli ayağıma takılanlar için aynı şeyi söylemeyecektim. Adımlarımı engelleyen taşlardan bir tanesine var gücümle vurdum. Vurduğum taş birkaç metre ileri gidince tekrar vurdum. Bu bir döngü haline vardığındaysa kendi kendime taşı ilerletmeye başladım.

Dünyayla ilişkimi kesip taşla oynarken taşa son kez vurdum. Kafam yere doğru bakarken esnedim ve taşın gittiği yere doğru adımladım. Dikkatsiz ve özensiz bir şekilde attığım taşı ararken bir çift bacak görmüştüm. Kaşlarımı çatıp kafamı kaldırdığımdaysa dünya bir anlığına güzelleşmiş gibi hissetmiştim.

Duvar dibine çökmüş bir şekilde ayaklarını kaldırıma uzatan bir genç oturuyordu önümde. Siyah kot pantolonunun üstüne çıkardığı kahverengi postallar çok eski olduklarını belli ediyordu. Üzerinde özensiz ve kirli duran siyah bir tişörtün üstüne, yıkanmaktan ipleri tel tel çıkmaya başlamış siyah bol bir hırka vardı. Çatlamış ve yara olmuş ince elinin narin duran parmaklarında bir dal sigara tutuyordu.

Yirmili yaş aralığında olduğunu belli ediyordu. Orta boylarda esmer biriydi. Saçlarını özenle yana taramışa benziyordu. Kahverengi gözleri, ışık vurduğunda yeşil tonuna kaçıyordu sanki. Gözleri küçücüktü. Binbir tonda olan gözünün altıysa tek bir renkti; yorgunluğunu veyahut uykusuzluğunu belli eden bir mor vardı. Burnuysa yüzüyle orantılı bir şekildeydi. Ok gibi uzanan kirpiklerini, yaya benzeyen kaşları takip ediyordu. Dudakları çok kalın değildi. Biçimli, soluk pembe dudakları vardı. Yüzünde benleri tane tane sayılıyordu. Üzerinde çok fazla durulmuş ama bir süre sonra unutulmuş heykeltıraşa benziyordu. Özenilmişti üzerinde, belliydi. Lakin ileri zamanlarda aynı özen gösterilmemişti. Eskimiş ve kötü bir görüntü vermişti.

Ayağına vuran taşa doğru uzandı ve büyük elinin avuçlarına sakladı taşı. Sigarasına uzanıp zehrini içine çektikten sonra üfledi ve bana döndü. Gözlerimiz buluştuğunda içime küçük bir kıvılcım atılmış gibi ısınmıştım.

"Taşı sen attın herhalde? Buyur."

Ses tonu kalın ve toktu. Sabaha kadar konuşsa yine dinlerim, diyebileceğimiz bir tona sahipti. Sesine ne şiirler, ne şarkılar giderdi kim bilir.

Gözlerine bakmaktan bir türlü odaklanamamıştım dediklerine. Zaten bana uzattığı taşı çok sonradan farketmiştim. Anlık dalgınlığımın ardından gelen irkilmeyle birlikte taşa uzandım. Taşı mimiksiz bir şekilde bana verdikten sonra tekrar önüne döndü ve sigarasını içmeye devam etti.

Ne yapacağımı bilmeden hızlı adımlarla oradan ayrıldım. Neden bu kadar etkilenmiştim, acaba tinerci miydi, sapık mıydı gibi düşüncelerimden kendimi alıkoyamamıştım. Ama bunların yanı sıra aklıma kazınan bir gözleri vardı. Sebepsiz, yersiz ve izinsiz.


Sokak arasında gerçekleşmişti ilk karşılaşmaları. İkiside ne yaşayacaklarından bi' haberdi. Dökecekleri göz yaşlarından, atacakları her bir kahkahadan haberleri yoktu. Hoş, haberleri olsa bile yine o gün, o saatte, o sokakta olurlardı.

















*Hikayede belirli madde kullanımları, küfür ve argo olacaktır.*

Fikir Sokrat St - Yorgunum Ben izlerken geldi. Karakterleri oturtmaya başladıktan sonrada hikayenin adı "Depresyon Oteli" olmalı dedim. Sözleri dahil birçok ortak noktası olacak hikayeyle. Bilmeyenlerin dinlemesini öneririm. Çünkü şu anki çoğunluk kitle mEkAnIn sAhİbİ gErİ gElDi diye dolaşıyorda. Zaten birçoğu kısa zamanda yok olacak oraya hiç değinmeyelim. :'")
Hikayenin bütün bölümlerinde rap olacak, dinleyenler 92738283 adım önde. Onlarla çok iyi anlaşacağız.

Her neyse umarım güzel bir hikaye olur. Kendinize iyi bakın. Ya da bakmayın. :")

You've reached the end of published parts.

⏰ Last updated: Sep 03, 2019 ⏰

Add this story to your Library to get notified about new parts!

Depresyon OteliStories to obsess over. Discover now