Yeni bir kurguyla uzun zamandan sonra buradayım. Umarım onca denemeden sonra başarılı olurum ve sizler de beğenirsiniz.
~
Evin kapısı sokağın aralık ayına özgü soğuğunu genç adamın ardında bırakarak kapandığında menteşeler hafifçe gıcırdadı. Bu ev, bu evin kasvetli kokusu henüz içeri adım atalı birkaç dakika bile olmamışken genç adamın bedenini ve daha beteri ruhunu çepeçevre sarmış; her zaman etrafında hissettiği o koyu renk demirden duvarların içinde onu iyice sıkıştırmaya başlamıştı. Her şeyiyle bildik fakat bir o kadar da yabancı olan bu ev tek elden onu tüketmeye yemin etmiş gibi anıları, onlara münhasır ses yahut görüntüleri karanlık sahnesinde, gözlerinin önündeki mutsuz bir pandomima gibi sergiliyor; adımları sofadan odalara doğru ilerledikçe kaçıp gitme isteğini kamçılıyordu. Ağzındaki tütün tadını yumruların sıkıştırdığı boğazına doğru itelemek ister gibi yutkunduğunda kendini bir hırsız gibi hissetti.
Kafasının içinde, onu ağır yaralayarak yankılanan ses imayla kaşlarını kaldırmıştı.
Değil misin?
Trajikomik olan ise kendi evine girdiği vakit bu hislerle kuşanıyor olmasıydı. Daha doğrusu, bir zamanlar yaşadığı ev, yıllarını teker teker erittiği odalarıyla bu bina. Ama bu adam çok iyi biliyordu ki asıl hırsız olan bu evdi ve artık bu zindan onun yuvası değildi. Bu ev ondan çocukluğunu, en güzel hislerini çalmış ve asla pişmanlık duymamıştı.
Sadece bir adım daha, diye düşündü. Hedeflediği yere, bir zamanlar odası olan mekâna ulaştığı an tehlikenin büyük kısmını atlatmış olacaktı. Fakat kulakları korku filmi izlerken duyulan ufak bir sese dahi duyarlı olma durumundaki gibi, sanki normal bir insanın duyabileceğinden daha alçak bir sesi işitebiliyormuşçasına dikkat kesildi. Bedenini kolonun soğuk yüzeyiyle bütünleştirerek soluğunu tuttu. Bir an olsun o tanıdık kasvetin somutlaşmışçasına yayılan kokusunu almadığında ciğerleri rahatlayarak genişledi.
"Kim var orada?" Genç adam hiç ses çıkarmamaya özen göstererek amaçlarına ulaşamamış olmanın öfkesiyle geri geri adımlayarak evden çıkmak için koridoru geçtiği sırada sarı ışık tüm günahları açığa çıkarmak ister gibi gözlerinde fotoğraf makinesinin deklanşöre basıldığı zaman patlayan ışığıymışçasına patladı. O an uzun tırnaklarının avucuna saplanmasını önemsemeyerek ellerini sıkı birer yumruk haline getirdi ve her zaman olduğu gibi kendini en kötüsüne hazırladı.
Nefesini hâlâ bırakmamış olduğunu acıdan alarma geçen ciğerleriyle anlamasıyla boğucu havayı ciğerlerine işkence ederek, dudaklarından içeri buyur etti. Kadın onu görmüştü. Loş ışık, öfke içinde ona doğru yönelmiş bakışların sahibini seçebilmesi için onu gözlerini kısmaya mecbur etti. Belki de gardiyanlarını tamamen yummalı, karşısındaki bir zamanlar yüreğinde sıcacık hissettiği kadının nefretini görmemeliydi. Fakat görmemek, duymamak anlamına gelmezdi, duydu.
"Aşağılık herif! Ne işin var senin burada?!" Genç adam kulaklarından çok ruhunun duyduğu bu hakaretleri omzunun ardına atarak onlardan kurtulacağını umduysa da hakaretler bir bumerang gibi atıldığı yere geri dönüp cılız bedenine saplandı. Sırtındaki bir türlü kabuk bağlamayan ve uğursuz metalik kokusuyla mide bulandıran kana ev sahipliği yapan o yaralar artık daha da derinleşmişti sanki. Acıyı ise hissetmedi, bu tıpkı darbelerden uyuşan bir bedenin artık yeni darbeleri hissetmemesi gibiydi. Ölüm soğukluğu ve hissizliğiydi bu. Alışmışlık en korkunç şeydi.
"Anne," diye fısıldadığında kına tonlarına boyalı uçları ve dipten gelen gri renklere ev sahipliği yapan dağılmış saçlarıyla kadın ona atıldı. Elleri birer kanca gibi yakalarına takılıp onu rüzgara teslim olmuş ve yapraklarını çoktan çürütmesi için ölü toprağına dökmüş dallarcasına sarstı.
YOU ARE READING
MUTLAK RUHUN ÖLÜŞÜ/#Wattys2019
Teen FictionHarabeye dönmüş bir şehrin çatlayıp ikiye yarılmış yollarını adımladı. Parça parça, ruhunu asfalttan topladı. Halatları seyrelmiş asma köprüde bir ruhla aynı anda uzandılar, mutlak ruhun eşsiz parçasına. Piyanonun tuşları yaylarını terk etti, kemanı...
