Ön Söz "AVLU"

949 60 40
                                        

ARKADAŞLAR ÖNCELİKLE HEPİNİZE MERHABA. YENİ BAŞADIĞIM BU HİKAYEMDE BANA EŞLİK EDECEK HER OKUYUCUYA ŞİMDİDEN ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM. DESTEKLERİNİZİ VE YORUMLARINIZI BEKLİYORUM:):):):):)

YUKARIDA GÖRDÜĞÜNÜZ VİDEO BENİM İÇİN VE KURGU İÇİN ÇOK ÖNEMLİDİR. VİDEO AKLIMDAKİ KURGUYA O KADAR YAKIŞTIĞI İÇİN HİKAYEMİZİ TANITAN BİR VİDEO OLARAK DÜŞÜNEBİLİRSİNİZ. :) (VİDEO İLE İLGİLİ ÖNGÖRÜLERİNİZİ BEKLİYORUM)

UMARIM SEVECEĞİNİZ BİR HİKâYE OLUR...

Kendini bir kelime ile anlat desem?

=BETİMLEME SEVMEYEN OKURLAR BU BÖLÜMÜ GEÇEBİLİR!.:)

.....................................................

Geniş avlunun ortasına düşen peşi sıra adımlar, beyaz kar tanelerinin yeryüzünde oluşturduğu tabakada derin izler bırakmaktaydı. Havaya karışan sert bir soluk, kar tanelerinin arasından semaya yükselen buharın sıcaklığında ağır ağır pişmekteydi.

Genç adamın tenine işleyen soğuk tuğlalarla örülü dört duvar arasında kör bir döngüde dönüyordu. O döngünün ortasında duvarların sınırını kuşatan adımlar sadece genç adama aitti. Sessizliğin volkan olup taştığı bu noktada genç adam, kar tanelerinin soğukluğu daha çok hisseder olmuştu.

Ellerini pantolonunun sert kumaşının içerisine saklamış, olağan sıcaklığını az da olsa teninde hapsediyordu. Bu gece hapsedilen tek şey bu değildi. Adamın ruhu bugün bu geniş avluda can çekişiyordu. Üzerine düşen her bir kar tanesi onun gardiyanlığını yapıyor, her bir meleğin avuçlarından düşürdüğü kar tanesi günahın ninnisini fısıldıyordu
Genç adamın ruhunun göz kapakları yavaş yavaş teslim olurken, ruhunun acı iniltisine karışan bir çocuk sesi yankılandı geniş avluda. Soğuk havanın her bir notasına düşen kar tanesini rüzgâr seslendirmekteydi. Fakat bu ses kar tanelerine ait değildi.
Derinlerden gelen bu çocuk sesi bu melodinin en güzel nakaratı oluvermişti. Genç adamın dizleri yere kapaklanmış, dört duvar arasında tok bir ses çıkarmıştı. Ardından yanı başında kıvrılıp can çekişen ruhuna dikmişti gözlerini.

Gözleri ile etrafı taradığında, kulağına çalınan ninninin derin yalnızlığına sürüklenmişti. Sesin kaynağını göremiyor, duyamıyor, ama hissedebiliyordu genç adam. Ruhunun can çekişerek başara bildiği tek nokta bu hissin ne kadar kuvvetli olduğunu genç adam kanıtlayabilmesiydi.
Bu gece akrep ayrılığın en hüzünlü anında, yağan kar fırtınasının esintisinde yelkovanı kovalıyordu.

Bu ninnini bu gece çalınan son notaydı. Son nota vurulduğunda genç adamın dudağının iki yanında oluşan çukurda birçok anı birden filiz vermişti. Bu hissi biliyordu genç adam. Var olduğu zaman hissettiği duyguyu şimdi yok olurken hissediyordu. Bu çocuğun kim olduğunu ise filizlenen her bir anının, tattığı acıların, özlemin koynunda hatırlamıştı.

Birden avluyu kaplayan ağır bir koku yükseldi. Genç adamın ruhundan kopan her bir günahın çürümüş, çürütmüş bedeninden yükseliyordu. Diz kapakları gittikçe kara gömülen genç adam, bedenine konan her bir lanetin yükünü daha fazla kaldıramıyordu. Ruhu günahın boyunduruğu altında son nefeslerini verirken, genç adamın bedeni öne doğru yüzün koyu karların üzerine kapanmıştı. İşte o an geniş avlunun duvarları bir çocuk çığlığı ile yankılandı.

Genç adamın karlara kapanan bedeninin altında kalan kar taneleri, sıcak nefesinin buharında erirken, ona adanmış günahın ıstırabı o noktada daha katlanılmaz oluyordu. Hissettiği duygular, üzerine çöken günahın kurbanı olurken gözleri yanı başına düşen kirli bir oyuncak bebeğe takılmıştı. Ardından görüş açısına giren minik ayaklar ile nefesini derin bir solukta bırakmıştı. Ölüm onu en zamansız anında kollarına çağırmaktaydı. Ama ölüm, minik ayakların sahibinden, yer yüzüne bahşedilen gözyaşları eşliğinde bir adım geri çekilmişti. Masumiyetin rengi o gece şeffaftı. Karın beyazlığına karışan bu gözyaşları genç adamın ruhundaki çürümüş her bir uzva merhem olmuştu.

Genç adam doğrulmak istedi. Fakat omuzlarına binen günahlarının laneti gücünü tüketmişti. Birden minik iki bacağın kırılarak küçük bedenin önünde diz çöktüğünü gören gözleri beyaz bir kız çocuğunun saflığının, masumiyetinin esiri olmuştu. Gerçek hapsoluş buydu. İşte o an gerçek esaret başlamıştı.

Büyük ve sert elinin üzerine kapanan minik sıcaklık, genç adamın ruhunda esir kalmış çığlıkları var etmişti. Omuzlarında nefes alan lanetin yavaş soluğunu hissederken elinin üzerindeki minik eli kavrayarak, gözlerini yüzüne sabitlemişti.

İşte o AN,

Ölümcül dokunuşun alfabesi, zihnin darağacında bu minik bedenle adam asmaca oyunu oynamıştı. Kavradığı eli bıraktığı an yere yığılan minik bedenin ruhu yükseldiği yerden katiline veda etmişti.

İşte o an genç adamın sol yanında kıvranan ruhu, hemen sağ yanında bekleyen Azrail'i ve bu minik bedenin buluştuğu noktada bir güneş doğdu.
Kar taneleri yeryüzünden hızla çekilirken meleklerin duaları yankılanmıştı geniş avluda. Lanetin, günahın ve ödenecek bedellerin bir anda ördüğü demir parmaklıklar, vicdanın koynunda ulu bir çınar gibi yükselmişti. Şahlandığı yerde var olan zindan bu iki bedeni en derinlerine hapsederken sonu belli olmayan kaderin ilk cinayeti orada işlenmişti.
Hükmün verildiği an, o minik bedenin avuçlarından yükselen adaletin yazdığı kalemdi. Mürekkebi bulduğu ilk çatlaktan sızmış, rengi kan kırmızısıydı. Karlar üzerine uzanan minik bedenin katili, adaletin defterini yazan masumiyetin hükümdarlarıydı.

Genç adam bu adaletin boyunduruğu altında sallandırıldığında, adaleti yazan parmakların ona bahşettiği canda vicdanın sorgusuna çekiliyordu. İşte o an gecenin vedası gündüze, yaşamın hoş geldiği tek şey ise ölümün varlığına olmuştu.

Günahkâr her bedenin boğulacağı bir deniz, ruhunun karaya vuracağı bir liman vardı.

Zindana şahlanan her varlığın son bulacağı nokta her şeyin başladığı bu avluda hesaba çekileceği günü sayacaktı.
Ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu bu demir parmaklıklar suya yazacaktı.
Gecenin gündüze karıştığı vakit ise ölüm zindana şahlandığı yerde özgürlüğü tadacaktı...

Özgürlüğün tadını ölümle tatmaya var mısın?

.

Zindana ŞahlanışStories to obsess over. Discover now