Kapı 1

36 5 0
                                        

''Hayır!'' diye bağırdım çünkü yatılı okula gitmek hayatımda istediğim son şeydi. Ben Endoria Carter, ailem zaten benimle hiç mutlu olamadığı için 2 kardeşim var: Destiny ve Ciccy, ama onlar benimle mutluydu. Tabii ki annem ve babam her zamanki gibi hayatımı mahvetmek istediler herhalde. Beni yatılı okula göndermelerinin sebebini sormaya çalıştım ama dinledikleri yoktu. Maddi durumumuz her zaman iyiydi. Yoksa neden 3 çocukları olsun ki? Neyse, devam edelim, ben bağırıp çağırırken kardeşlerim ağlamaya başlamış ve annem de bana bağırmaya başlamıştı. Babam hala sakindi ve yerinde sessiz sedasız oturuyordu. Herkes susunca bana döndü ve her zamanki ''Benim İyiliğim'' konuşmasını yaptı. Masadan hızlıca kalkarak kapıya yöneldim. Ahşap kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Birileri ile konuşmam gerekti ama kiminle? Arkadaşlarım standardın çok altındaydı:hiç yoktu.

Bunun üzerine parka gittim. Biraz dinlendim. Okul bir hafta sonra açılacaktı. Ama tren yarın kalkıyordu.

Eve döndüğümde neredeyse tüm kıyafetlerim katlanıp bavuluma konmuş, formam ütülenmiş ayakkabılarım yerleştirilmişti. Ailem benden neden bu kadar erken kurtulmak istiyorlardı? Kızgınlıkla odama çıktım. Birkaç özel eşyamı aldım ve sırt çantama koydum. O sırada kapım açıldı ve 9 yaşındaki Destiny ile 5 yaşındaki Cissy girdi. Avuçlarını yumruk yapmışlardı ve içinde bir şeyi tutuyorlardı.

Yavaşça yanıma geldiler ve beni yanağımdan öptüler. Ben de onlara sarıldım. Cissy'nin gözlerinden küçük damlalar süzülüyordu. Hemen onunkileri sildim ama bu sefer benimkiler başladı. Destiny peltek bir şekilde konuştu:

''Tanırım artık birbirimizi göyemeyeceğiz ama oysun! Biz seni seviyoyuz.''

''Ben de sizi''

Avcunu açınca, Cissy'nin küçük elinde bir madalyon beliriverdi:

''Al, bu senin oysun. Ama kaybetme tamam mı?''

''Söz veriyorum Cissy, asla kaybetmem.''

Ertesi sabah uyandığımda, herkes çoktan hazırdı. Ben de dolabımdaki yıtık bir kotu ve kurukafalı bir tişörtü üstüme geçirince tamamdım. Sırtçantamı aldım ve evden çıktık. Madalyon boynumdaydı. Yarım saat sonra istasyona varmıştık. Boğucu duman şimdiden beni öksürtüyordu.

Tren çok eskiydi. Gerçek rengi beyaz olmasına karşın pas ve grafitilerle koyu yeşil olmuştu. İçi de en az dışı kadardı. Sert koltuklar zemin hissi veriyordu. Etrafıma bakınıyordum ki birden yere kapaklandım. Çenem o kadar sert vurmuştu ki yere, ağrıdan sızlıyordu. O sırada bir el uzandı. Ele hemen uzandım. Beni yukarı çeken ellerin sahibini aradı gözlerim, buldu da. Tam önümde duran turuncu saçlı çocuk bana yardım etti. Tüzünde hayattan bezmiş gibi bir ifade vardı ama sıcakkanlı idi:

''Merhaba, ben Alvin John Peeters. Sen yeni olmalısın.''

''Ah,şeyy,evet yeniyim.''

''Adın?''

''Ah şeyy Endoria.''

Biraz sohbet ettikten sonra söz kendinle barışıklığa geldi:

''Eğer savaşa meğilliysen veya razıysan, hayat anlamsız"

Sen, Ben ve OWhere stories live. Discover now