Hazal'ın ağzından (28.06.2018):
Gözlerime vuran güneş ışığıyla uyandım. Uzanıp, telefonumdan saate baktım. Saat sabahın 6'sıydı. Alarm kurmamış olmama rağmen erken uyanmıştım, zaten gecede heyecandan uyuyamamıştım.
Doğrulup, gerildikten sonra Kerem'in odasına yöneldim. Çok erken olmasına rağmen onu da uyandıracaktım çünkü bugün yapacak çok işimiz vardı.
Nikah işini iki hafta önce halletmiştik ama bizim kızların ve Kerem'in annesinin yoğun isteği üzerine bugün küçük ve sade bir düğün yapacaktık.
Ayaklarımı sürüye sürüye odasına ulaştıktan sonra kapıyı tıklattım, ses gelmeyince içeri girdim. Oda savaş alanı gibiydi, hiçbir şey yine yerinde değildi.
Yüzüstü bir şekilde yatağında yatan Kerem'in yanına gittim, dağınık saçlarıyla oldukça şirin görünüyordu ama bu şu an çokta önemli değildi.
Onu uykusundan uyandırmanın tek yolu tikleri ile oynamaktı. Kerem'in bu yönünü daha sevgili olmadan önce keşfetmiştim, iyi ki de keşfetmişim.
Uykuya aşık bir insandı, evet sebebi yoğun bir eğitimi olmasıydı ama bir insanın bir günde uyuduğu saat uyanık olduğu saatten fazla olmamalıydı sonuçta ve dün akşam 7'den beri uyuyordu. Artık uyanmalıydı. Kerem'in karnına dokunduğumda 'hıh' gibi sesler çıkardı, galiba uyanmıştı, ya da ben öyle sanmıştım.
"Kerem , hadi kalk çok işimiz var." dedim ama işe yaramadı, uyandığı an geri uyuyordu çünkü.
"Kerem, hadi canım çok işimiz var biliyorsun." dediğimde işe yaramaya başlamıştı galiba çünkü gözlerini açmıştı.
"Niye bu kadar erken kalkıyoruz ki?"diyerek isyankarca mızmızlanıyordu.
"Birazcık düşün bakalım bugün ne var?"
"Tarih ne?" Dalga geçiyordu herhalde yoksa kötü şeyler yapardım ona.
"Kerem, dalga geçiyorsun değil mi? Yoksa seni döverim."
"Şaka, şaka hadi kalk çok ama çok işimiz var." diyerek benim onu uyandırmak için dediklerimi tiye alıyordu pislik.
"Diyene bak sen, neyse hadi o güzel omletinden yapsana bana, canım çekti."
"Tamam, sen de gelinliği ve damatlığı koridora çıkar sonra hemen çıkarız."
"Tamam." dedikten sonra Kerem'in odasından çıktım.
Hemen odama gidip gece poşetlediğim gelinliğimi ve Kerem'in damatlığını koridora sürükledim. Daha sonra girip bir duş aldım çünkü bu lanet sıcaklar beni boğuyordu. Daha haziran ayında olmamıza rağmen hava 32 dereceyi bulmuştu. Anlaşılan bu yaz bu sıcaklardan çok çekecektim. Yaz mevsiminin sevdiğim tek özelliği uzun bir tatilin olmasıydı. Gerçi artık tatillerimde bile ders çalışmak zorundaydım ya neyse. Duşa girerken 'Nolur şu kış erken gelsin şimdiden bıktım.' diye düşünüyordum. Duştan çıktığımda odama gidip dünden hazırladığım rahat giysileri giymeye koyuldum. Üstümü giymeyi tamamladığımda telefonum çalmaya başladı. Baktığımda Deniz arıyordu. Açtığımda sesi çok heyecanlı geliyordu, sanki evlenen ben değil oydu. Hafiften kıkırdayarak Bade ile birlikte bana bir şeyler anlatmalarını dinledim.
"Hazal nerdesiniz, çıktınız mı? Biz hazırız. Beykozdaki evde buluştuk hepimiz. Gelin ve damatı hazırlamak için sizlerin teşrif etmenizi bekliyoruz. Gelmeyi düşünmüyor musunuz?" Bir yandan bunları söyleyip bir yandan da aralarında kıkırdıyolardı.
"Bir şeyler atıştırıp çıkıyoruz canım, rahat olun daha 8 saat var." dedikten sonra bir şeyler daha konuşup telefonu kapattım.
Kerem'in yanına gittiğimde mutfakta muazzam bir kahvaltı masasıyla karşılaştım. Benim hamarat sevgilim döktürmüştü yine. O bir yandan çayları doldururken ben de yanına oturdum. Kerem bir anda aklına bir şey gelmiş gibi konuşmaya başladı.
"Hazal kuaför işlerini falan ayarladın mı? Ben onu tamamen unutmuşum, özür dilerim."
İçten bir tebessümle "Yok canım kızlar ısrarla biz yapacağız dediği için o tarz şeylere bakmadım bile ve özür dilemene gerek yok." diye cevapladım.
"Amcanları çağırdın mı düğüne?"
"Tabii ki çağırdım, ben onlarla küs değilim ki. Sadece bazı konularda anlaşamadığımız için onlarla kalmadım." dedikten sonra istemeyerekte olsa ekledim. "Baban geliyor mu?" Kısa bir sessizlik oldu ama ardından,
"Gelmiyor." diyerek cevapladı. Bunu söylerken sesinin güçlü çıkmasına uğraşmıştı ama pek faydalı olmamıştı. Durum böyle olunca sorduğum için kendime kızmıştım, Kerem ve babasının arası iyi değildi. Annesi ve babası ayrılınca Kerem sadece babasını haftasonları görecekti ama babası bunu bile istememişti. Kerem'in annesi yani Şükran Hanım başka biri ile evlenince Kerem o evde yaşamak istemedi ama babası onu yanına almak yerine ona her ay belli bir para verip bir de bu evi vermişti. Ben ise şimdi hemen konuyu değiştirmeye çalışıp hatamı telafi etmeliydim. Çünkü elimden en fazla bu gelirdi.
"Bizimkiler beykozdaki eve gitmişler, kızlar benden daha heyecanlıydı. Hızlıca gelin dediler."
"O zaman benim muazzam ötesi omletimi yiyip gidelim." diyerek kendini övmüştü. Ama bu çok haklı bir övüştü, onun yaptığı omlet muazzam oluyordu.
Hızlıca atıştırdıktan sonra mutfağı birlikte toplayıp gelinlik ve damatlıkları arabaya indirdik. Arabaya bindiğimizde Kerem,
"Eveeet, hangi şarkıyı açmamı istersiniz Hazal Hanım?"
"Sezen Aksu'dan Olmaz Olsun'u Kerem Bey."
"O zamann, olmaz olsun cüzdanımda milyonlarr kalbimde sevgin oldukçaa!" sesi çok hoştu ama benimki kadar değil.
"Zenginlik, mal, mülk, para neye yararr yanımda sen olmayıncaaa!"
Yolculuğumuz yol boyu hep böyle devam etti. Hem şarkı söyledik hem de gülüp eğlendik. Çünkü bugün en mutlu günümüzdü ve üzülmek istemiyorduk.
-------------------------
Yaklaşık bir saat sonra eve vardık.Burası 1+1 küçük bir daireydi. Kerem'in abisi yurtdışına çıkınca, kaldığı ev bize kaldı. Bizde toplu bir şekilde buluşmak için kullandık bu evi. Ama sanırım bugün burayı bir kuaföre çevirdiler, çünkü kızlar beni kendileri hazırlamak istediler. Ben de 6 yıllık arkadaşlarımı kıramamıştım. İçeri girdiğimizde herkesle sırayla sarıldık bir de ne göreyim, benim duygusal bebeğim Bade ağlamaya başladı.
"Bade saçmalama, beni de ağlatacaksın şimdi." diyerek tekrardan sarıldım.
"Of bilmiyorsunuz sanki, her şeye ağlıyorum alışın artık. Neyse, sizi böyle alalım Hazal hanım." diyerek küçük odayı gösterdi.
Büyük gelinlik poşetini Kerem'den alıp odaya sürükledim. Ardımdan elinde makyaj malzemeleriyle Bade ve Deniz geldi. Deniz,
"Evett, muazzam makyözlerin geldi bebeğim. Muazzamlığına muazzamlık katacağız. Bendeniz Deniz ve yardımcım Bade ile emrine amadeyiz efendim." diyerek bana kahkaha attırmayı başarmıştı. Güldüğüm için zar zor anlaşılacak şekilde,
"Ya Deniz, gergin anımda bile beni güldürüyorsun ya." diyerek söylenmeye çalıştım.
Deniz hep böyleydi, her an hepimizi güldürebilirdi aynısı Bade içinde geçerdi, ikisi de kahkahaları ile ünlüydü zaten lisede. Bade,
"Kendini bize bırak bebeğim, gerginliği yok et, derin derin nefes alıp ver." diyerek o da dalgasını geçmişti. Evet az önce ağlayan Bade'ydi bunları diyen de. Daha sonra ellerinde takı kutusuyla odaya Candan ve Işıl da geldi. Işıl,
"Hazal Hanım kendinizi bize bırakın, harikulade bir tarzımız var ve bunu sana yansıtacağız." dedi.
Haksız sayılmazdı Işıl'ın tarzı çok iyiydi. Candan ise,
"Kızlar güldük, eğlendik hadi zaman geçiyor, hadi." diyerek aramızdaki tek olgun kişinin o olduğunu bize göstermiş oldu.
Candan nerede gülünmesi gerek nerede ciddi olunması gerek çok iyi bilirdi ayrıca kararlarında da duyguları yerine mantığını kullanırdı. Bu yüzden aramızdaki en mantıklı ve olgun kararları o verirdi.
Bunların ardından önce gelinliğimi giymeme yardım ettiler ama zaten çok ağır bir model olmadığı için çok da zorlanmadık. Tam o sırada kapı bir anda açıldı, hepimiz korkarak kapıya baktık. Ama tabii ki kapıda elindeki şallara bakan bir adet Selin vardı.
"Ya, ben hangi şalı giyeceğime karar veremiyorum. Siyah elbiseme siyah şal takarsam çok mu boğar? Ya da mavi mi taksam? Ama o da yakışır mı?" Selin böyleydi işte aramızdaki en kararsız insandı.
En büyük örneği ise üniversite sınavına tıp fakültesi kazanmak amacı ile çalışıp tercihinde tıp fakülteleri yerine hukuk fakültelerini yazarak hukuk fakültesi öğrencisi olarak çıkması oldu. Neden böyle bir karar verdin diye sorunca bizi "Sınavımı bitirince düşündüm de bu ülkeye adelet lazım" diyerek cevaplamıştı. Lisede MF okuduğu için TM bölümüne ait olan bir mesleği kazanmak onun için çok kolaydı zaten. Ben bunları düşünürken bence aramızdaki en iyi tarza sahip olan Işıl,
"Tabii ki de mavi şalı tak, cenazeye değil düğüne gidiyoruz canım. Mavi hem şık durur hem de baymaz." diyerek Selin'i ikna etti.
Sonrasında Deniz ve Bade oturtup makyajımı yapmaya başladılar. Deniz'in makyajda ustalıkları hakkında dedikleri cidden doğruydu gerçekten bu konuda ustalardı. Deniz ve Bade kendilerine makyaj yapmayı çok sevmezlerdi, ama başkalarına yapmaya bayılırlardı. Ayrıca çok ağır bir makyaj yapmadıkları için onlara minnettardım.
Işıl ve Candan ise sade ama şık gelinliğime uygun pırlanta bir kolye, çok hoş ve zarif pırlanta küpe bulmuşlardı. Yüzük parmağımda ise Kerem'in evlenme teklifi ederken taktığı yüzük vardı.
Sıra saçlarıma gelmişti. Selin bu konularda aramızda en beceriklisiydi. Saçlarım orta-kısa boylardaydı ve Selin doğal görünümlü, dalgalı bir saç yapmaya karar verdi.
Kızlar bir yandan beni hazırlıyor diğer yandan da kendileri hazırlanıyorlardı. Derken böyle 2 saatimiz geçti. Ben hazırlanırken Muhammet ve Ege de Kerem'i hazırlıyorlardı. Zaten Kerem'in hazırlanması çok sürmemişti.
Sonunda her şey bittiğinde odadan çıktık. Salonda oturmuş Fifa oynayan sevgilimi ve arkadaşlarımın sevgililerini gördüğümde içimden 'Bunlar nasıl bu kadar rahat olabiliyor.' diye geçirmeden edemedim.
Kerem ve Muhammet futbol aşıklarıydı ama Ege basketbolu daha çok severdi. Gerçi Muhammet ikili takılırdı, hem basketbol hem de futbol hayranıydı. Kerem ve Muhammet Fenerbahçeli, Ege Galatasaraylıydı fakat buna rağmen bu konularda çok rahat anlaşıyorlardı. Hatta biri diğerinin takımı hakkında dalga geçse kahkahalarla gülerlerdi.
Bizi gören Kerem hemen oyunu kapattı Muhammet ve Ege "Ya niye kapattın ne güzel yeniyorduk." diye söylenirlerken Kerem gözleriyle bizi işaret ediyordu onlara. Onlar da bizi gördükleri anda ayağa kalktılar. Sevgilisinin gözlerinin içine süt dökmüş kedi yavrusu gibi baktıktan sonra Ege,
"Hazal siz gidip misafirlerle ilgilenirsiniz, biz burda biraz etrafı toplayıp çıkarız. Yaklaşık bir saate orda oluruz." dedi.
Bade sevgilisine 'sonra konuşuruz' bakışı atsa da teklifini destekledi. Sonra Kerem,
"Çok oyalanmayın, orada bekliyor olacağız." dedikten sonra elimden tutup beni kapıya doğru götürdü.
Çocukların Fifa oynamasına aslında kızmazdık ama böyle bir günde yapmaları azcık sinirlendirmişti bizi.
Çok şanslı bir insan olduğum için bugün binanın asansörü bozulmuştu, ne güzel düğün hediyesi ama (!). Gelinliğim kabarık ve püsküllü olmadığı için merdivenlerden inerken zorlanmamıştım. Ama asansörle inmek varken 5 katı inmek -hem de gelinlikle- hoş değildi. Arabanın oraya kadar söylendikten sonra arabaya bindik ve düğünün yapılacağı açıklık alana doğru yola koyulduk.
-------------------------
Alan çok kalabalık değildi, zaten sadece çok yakın olduklarımızı çağırmıştık. Kerem'in ise sadece annesi gelebilmişti, babası ve abisi yurtdışındaydı ve zaten babası bu evliliği tasvip etmiyordu -sebebi bilinmez- ayrıca Kerem'i yanına bile almayan biri neden düğününe gelsin ki?
Fakat Kerem'in abisi Akif abi gelmeyi çok istemesine rağmen işleri yüzünden gelememişti. Akif abi beni hep sevmişti ve aralarından bizi en başından beri destekleyen tek kişiydi.
Annesi de ilk başlarda benden pek haz etmemişti, fakat sonradan yaşadıklarımı öğrenince biraz yumuşamıştı sonrasında ise düğün yapmamızı isteyecek kadar sevmişti beni.
Bugün ise düğünümüz vardı ve şu an bize engel olabilecek herhangi bir şey yoktu. Bugünün sakin ve sorunsuz geçmesini istiyordum çünkü hayatımda daha fazla aksiyon kaldıracak gücüm kalmamıştı, 22 yaşında olmama rağmen yorulmuştum. Önce babamın şüpheli ölümü, sonrasında ise annemin ölümü beni yıkmıştı. Bunlar yine aklıma geldiği için gözlerim dolmuştu ve bunu fark eden sevgilim beni teselli etmeye kalkmıştı. Ama hayır, beni teselli etmesine gerek yoktu çünkü en azından bugün moralimi hiçbir şeyin bozmasına izin veremezdim.
Gelen tanımadığım ama Kerem'in yakın akrabalarından olduğunu düşündüğüm birileri ile konuştuktan sonra bahçenin çıkış kapısına yakın olan, bize ayrılmış masaya doğru yürüdük. Kerem bir an duraksadı, sonra biraz bekledi. Ben şaşkınca yüzüne bakarken birden,
"Dans provası yapalım mı?"diye sordu. Sorduğu soru karşısında şaşırdım ama belli etmemeye çalıştım, sonra büyük bir hevesle,
"Olur" dedim. Anında koluma girdi ve beni yemekhanenin arka taraflarına doğru götürdü. O koluma girdiğinde topuklu giymeme rağmen kendimi 1,50 boylarında hissediyordum -1,70 boyundayım-. Neden bu kadar uzundu ki -1,90 boyunda-?
Burada neredeyse hiç insan yoktu, sadece arada bir yemekhaneden çalışanların sesi geliyordu. Ve açıklık alanın epeyce uzağındaydı. Hava yavaş yavaş kararmaya başlarken alanın üstüne asılmış sarı ışıklara kaydı gözüm. Aşırı tatlı duruyorlardı ve bu yeşillik alanla inanılmaz derecede uyum içerisindeydiler.
Sahi ne güzel uyuyorlardı birbirlerine, tıpkı ben ve Kerem gibiydi. Birbirimizle güzel bir ahenk içerinde aynı evi paylaşıyor, yapılacakları güzel bir uyum içerinde yapıyorduk. Ben bunları düşünürken sevgilim -aslında kocam sayılır hatta sayılmaz direkt kocam ama ben sevgilim demekten daha çok hoşlanıyorum- cebinden çoktan telefonunu çıkarmış, dans edeceğimiz şarkıyı müzik listelerinde arıyordu.
Telefonu nazikçe elinden aldım, ve yerini ezbere bildiğim şarkıyı şıp diye açtım. Bu şarkı Kerem ile en sevdiğimiz şarkılardandı. Kerem ile bu bizim şarkımız dediğimiz bir şarkı yoktu, o anki ruh halimize göre değişirdi. Şu an ise Elvis Presley'den Can't Help Falling in Love şarkısını açmıştım. Bu atmosfere en uyumlu şarkı buydu. Telefonu hemen yemekhanenin çıkış kapısının yanına konulmuş küçük masanın üstüne bıraktım.
Kerem döndüğümde bana öyle güzel bakıyordu ki o an kendimi eşi benzeri bulunmaz bir mücevher gibi hissetmiştim. O belimi sıkıca kavradıktan sonra ellerimi onun omzuna yerleştirdim ve dans etmeye başladık. Yine çok güzel bir uyum içerisindeydik. Şarkı bitene kadar dans ettik.
-------------------------
Buraya geleli yaklaşık 45 dakika geçmişti, ve aklım hala bizimkilerdeydi. Evi toplamak bu kadar zor olmamalıydı bence. Gelen yakınları ile konuşan Kerem'e dönüp,
"Sevgilim, ben masamıza gidiyorum topuklu ayağımı biraz ağrıttı."
Anlayışlı bir şekilde kafa salladı Kerem, "Tamam canım ben de hemen geliyorum."
Masaya doğru haraket ederken gözlerim masanın üzerindeki mavi şeye takıldı, yaklaştıkça onun bir kağıt olduğunu fark ettim. Masaya oturduğumda küçük mavi bir kağıtı elime alıp baktım, üstünde "Hazal'a" yazıyordu.
Meraklanmıştım, kağıtın arkasına bakmak için hamle yaptığım sırada iki el silah sesi duydum ve o an ki korkuyla masanın altına doğru girmeye çalışırken benim yanıma doğru gelen Kerem, kolumdan tutmuş beni kapıya doğru çekiştiriyordu.
Koşuyorduk. Koşmaktan ciğerlerim patlayacak gibi oluyordu, çok korkuyordum ve kendimi yere atıp ağlamak istiyordum ama şuan koşmam gerekiyordu. Yine olmuştu, tam mutlu olacağım derken bir şeyler biz mutlu olamadan berbat olmuştu. Yolda önümüze bizimkiler çıktığında ise var gücümle bağırmaya başladım.
"Gitmeyin, gitmeyin... Kaçın, peşimizden gelin." derken bir yandan da gözlerimden yaşlar akıyordu.
Arkamıza takılan arkadaşlarımızı önümüze katarak koşmaya devam ettik. Arada bir önden sesler duyuyordum,
"Neden kaçıyoruz, niye kaçıyoruz, Hazal noldu?" ama cevaplamak yerine koşmaya devam ediyordum.
Bizi kovalayan birileri vardı ama ben daha onlara bakamamıştım bile. Arayı biraz açtıktan sonra kafamı çevirdim ve bizi kovalayanlara baktım. Bunlar onlardı.
Bunlar annemin 2 yıl önce elinde tuttuğu fotoğraftaki kişilerle aynı kişiydi, fotoğrafta babamın yanında durmuş gülümsüyorlardı.
Evet, bunlar kesinlikle onlar olmalıydılar. Bunlar rahmetli babamın hastanedeki çok yakın arkadaşlarıydı hatta hastaneden değil üniversiteden en yakın arkadaşlarıydı. Fakat neden beni, bizi kovalıyorlardı ki, hem de öldürmek istercesine...?
-------------------------
Biz edebiyatı 50'lerde olan iki kız oturduk bir şeyler yazıyoruz. Edebi değer beklemeyin ama konusu hoş bizce. Sizce?
1. Bölüm beğenilirse yazmaya devam edeceğiz bu yüzden yorumlarınız bizim için önemli.
VOUS LISEZ
son
Roman pour AdolescentsArkasını dönüp onları kovalayan katilleri gördüğünde aklına o an geldi, annesinin elinde tuttuğu o fotoğraflar. Evet, evet onlardı. O fotoğraftakiler her şeyi mahveden bu anı yaşamalarına neden olan kişilerdi. Bunu kafasında onaylamıştı, ama...
