Kendimi sabahın beşbuçuğunda tepedeki evimizden ; yüşa tepesine bakarken buldum.
Yirmi yıldan fazladır gördüğüm manzaraya uzun uzun baktım ve bana hissettirdiklerini düşündüm. Gerçekten dünyanın cennetlerinden birinde yaşadığımı anladım.
Sıradan bir yer değildi burası !
Ne kutu kutu evlere benziyordu ne binadan şehirleşmiş gri yerleşmelere nede Amerikan filimlerindeki tek katlı bahçeli evlere...
Burası yüksek özgürlüğü anımsatan bir yerdi.
Koca İstanbul'un yedi tepesinden biri karşımda yükseliyordu. Denizde gri, turkuaz , hafif gök mavisi, petrol yeşili tonları dans ediyordu. Tepenin eteklerinin rengi tarif edilemez bir mükemmellikle karşımda uzanıyordu. Küçük balıkçı kayıkları gökyüzündeki yıldızlar gibi Boğaz'a dağılmış kimi yerde toplaşık kimi yerde dağanık halde görsel bir zevk yaşatıyordu bana.
Çarpık kentleşmenin bile bir dili vardı. Her çatı ayrı bir renkte idi. O evlerde yaşayan insanların hayat standartlarını haykırıyordu.
Sağımda Marmara'ya doğru bükülen Boğaz benim gözümde büyük bir gölü andırıyordu.
Üzerinde beyaz bulutlara yansıyan ateş kırmızısı kimi yerlerde ise pembe olan yansımalar bugünün sıcak olacağının habercisiydi.
Solumdan yukarı doğru bakınca yavruağazı tonlamalarla elektrik direklerini görünmez kılan sis görünümüne sahip bulutlar vardı.
Doğa en mükemmel şekli ile bana günaydın diyordu.
Düşündüm ; kim bu kadar şanslı olabilirdi dünyada !
Tarihle yoğrulmuş nice savaşlara sahne olmuş , her dinin kutsallığını içinde barındıran İstanbul'da ; Sarıyer kendine özgü olan çılgın martılarının sesleri eşliğinde bir güne uyanıyordu .
