1. Bölüm: ''Parçalanan Deniz Kabukları.''

97.6K 3.7K 1.2K
                                        

Herkese merhaba. Günler önce de size duyurduğum gibi Güz Esintisi'nin 1 ve 2. Kitaplarını, kısmet de olursa finale kadar olan bölümleri de burada yayımlamayı istiyorum. Bir sebepten ötürü yayınevinden ayrıldığımı duyurmuştum.

 Ne olursa olsun yarım kalsın istemiyorum. 

Diğer bölümleri de eklemeye devam edeceğim. 


GİRİŞ

Zaman, okyanusun kalbine saklanmış buz dağı gibiydi. Gökyüzünün mavisini taşıyan okyanusun üzerine, kızgın ama etkisiz bir dalga gibi örtünmüştü ve yedide biri görünen buz dağı, okyanusun kalbinde paramparça olmuştu.

Belime dolanan yabancı bir el, karların üstüne yığılmış olan kanı temizlemeye çalışıyordu ama bunun için çok geç kalmıştı. Değiştirilen geçmiş buradaydı ve mürekkepten kalbin parmakları arasında tuttuğu kalem, kum saatinden akan zamanın bitmesini bekliyordu. Soluğumda kum saatinden akan zamanın izleri vardı, her nefes alışımda boğazıma kılçık gibi batıyordu.

Geçmişin ruhu bir romanın elli birinci sayfasında, genç adamın karısına ettiği veda cümlelerinin arasına gizlenmişti. Geçmişin gözleri büyüdü; uyuduğum yatağın ardından gözlerime baktı ve bir şeylerin yanlış olduğunu kulağıma fısıldadı. Geçmiş, kitabın sözcüklerinden kaçtı ve küçük bir çocuğun kalbine sığındı.

Küçük çocuğun kalbindeki okyanus; çocukluğunu sular altında bırakmakla kalmamış, dalgaların kayalara şiddetle çarptığı yerde çaresizlikten ağlatmıştı.

Bilinçaltımda korkularımın sığındığı bir yer vardı ve orada yaralarından tanıdığım erkek çocuğu bana bakıyordu. Abanoz gibi kapkara gözlerini gözlerime açan, siyah saçlı bir çocuktu.

"Oradayım," dedi fısıltıyla, gözleri buharlanmış cama bakıyordu. "Lütfen, beni yalnız bırakma. Korkuyorum."

Gözleri yatakta uyuyor olan bedenime değdi ama bu saniyelikti. Küçük bedeni kapının eski, kırık kolunu indirdi ve tuzlu su yavaşça odaya dolmaya başladı.

Pencere patladı, ev yıkıldı. Yüzme biliyordum ama korkuyordum. Sımsıkı yumduğum gözlerimi usulca açtım, ıslak saçlarım yüzüme yapışmıştı ve göğsüm hızla inip kalkıyordu. Yosun yeşili gözlerim, gökyüzündeki lacivert bulutları buldu ve kaburgalarıma dolan tuzlu suyu ağzımdan akıttım.

Kuyu dibi gözlerin üzerinde gözlerim, denizin maviliğine değen şeffaf bulutlar... Gözlerim bir kâbusun pençesinde, bir adamın anne yarasında, geceden de kara gözlerin kuyusundaydı ve geçmişin izleri, küf kokan bir hırka gibi omuzlarımdaydı.

Kalbimi ezen kayalıkların son adımındaydım, gece karası saçlarım rüzgârın sert esintisiyle dağılırken gözyaşlarım yağmur damlalarının tutunduğu kirpilerimi ıslatıyor, gözlerimden usulca süzüldükten sonra çatlamış dudaklarımın arasında kayboluyordu.

Çatlamış dudaklarımı dilimle ıslattım, kayalıkların üzerinde oturan çocuğa baktım. İki eli siyah montunun cebindeydi ve geceden de kara saçları darmadağındı, yalın ayaktı. Onu göremesem bile gözlerinin hangi renk olduğunu biliyordum. Onu göremesem de gözlerinin kuyu, ona giden yolların tümsekli olduğunu biliyordum.

Beni bir yangının içinde buldu, buraya getirdi ve geçmiş, gözlerimizin önünde kül bulutuna dönüştü. Onu buldum, buraya getirdim ve evimizi sel bastığını gördüğümde çocukluğunu kurtarmak için kendimi feda ettim.

Annesi onu karnında sekiz ay taşımıştı ama ben sadece geçmişime değil, geleceğime dikmiştim ve onu bulduğumda annesinin öldüğü kaldırım taşındaydı. Yanından geçen insanların yüzüne dahi bakmıyorken beni kokumdan tanıdı, ellerimden tanıdı ve çocukluğumuz, harabeye dönmüş kırlangıcın kalbinde yeniden tanıştı.

GÜZ ESİNTİSİStories to obsess over. Discover now