İyi okumalar...
Çocuk olmak ne kadar güzel bir şeymiş. Ne dert var, ne tasa... Sadece yarım saat daha oyun oynamak için nasıl izin alırım derdiyle büyüyorlar.
Çocuk parkındaki banklardan birinde oturmuş, kasım ayının getirdiği kasvetli havayı ciğerlerime dolduruyordum. Bacak bacak üstüne atıp bir süre daha çocukları izledim. Bacaklarımı indirip ayağa kalktığımda soğumuş ellerimle çantamı kavrayıp sırtıma attım ve dolmuş durağına doğru ilerledim. Çantamdan otobüs kartımı çıkardım ve gelen otobüsü durdurup bindim. Kartımı okuttum ve en arkaya doğru ilerleyip cam kenarındaki koltuğa oturdum. Çantamı kucağıma yerleştirerek kartımı gelişigüzel içine fırlattım. Telefonumu ve kulaklığımı çıkardıktan sonra kulaklığı telefonuma taktım ve çalan şarkıyı dinlemeye koyuldum.
Mor ve Ötesi- Bir derdim var...
Mezarlığa gelene kadar çalan şarkıları sırasıyla dinledim. Otobüsten indiğimde Montumun kapüşonunu kafama geçirdim. Telefon ve kulaklığımı çantama koydum ve ellerimi de montumun ceplerine sokarak mezarlığın basık ve hüzünlü havasıyla birlikte sevgilimin yanına doğru ilerlemeye başladım.
Evet, benim bir sevdiğim vardı. Hatta nişanlanmıştık, evlenecektik. Ama 2 yıl önce bir trafik kazasında kaybettim onu. Acısı hala dün gibi taze. Zaten o günden sonra asla tam olarak kendime gelememiştim.
Mermerin köşesine oturdum ve toprağı elimle okşadım. "Aşkım, ben geldim." Dolu olan gözlerimi semaya kaldırdım ve ciğerlerime derin bir nefes doldurdum. "Biliyor musun çok canım yanıyor. Beni sana ihtiyacım olan bu zamanlarda yalnız başıma bırakman çok koyuyor be" burnumu çekip ayağa kalktım. "Neyse, sadece seni çok özledim. Seni çok seviyorum. Hem her seferinde senin dediklerine geliyorum. Hep bana sıkı giyin derdin. Bu havalarda çabuk hasta oluyorsun derdin. Ben de seni hiç dinlemezdim. Ama keşke seni o zamanlar dinleseymişim. Bak, şimdi yine hasta olacağım. Hem sen de yanımda değilsin. Bana bakacak hiç kimse de yok." Gözlerimi elimin tersiyle sildim ve mezar taşını yavaşça okşadım. "Sadece seni çok seviyorum. Kendine iyi bak" deyip arkamı döndüm. O hüzün kokan, çamurlu dönüş yolunu yavaş yavaş adımlayarak dolmuş durağının önüne gittim. Evimin oradan geçen dolmuşa bindim ve eve gidene kadar sadece dışarıyı seyrettim.
Evimin olduğu sokağa geldiğimde indim ve evime doğru yürümeye başladım. Attığım her adımda yan evlerden gelen gülüşme sesleri, ailelerin bir arada olduğunu belli eden sesler, yüreğimi dağlıyordu. Oturduğum evin önüne geldiğimde çantamdan anahtarlarımı bulup kapıyı açtım ve içeri girdim.
"Gizem, sen mi geldin?" Mutfaktan gelen sese gülümseyerek cevap verdim. "Evet, benim." Ayakkabılarımı çıkarıp ayakkabılığa kaldırdım. Mutfağa girdiğimde masayı kuran kardeşime arkadan sarıldım ve yanağına öpücük kondurdum. Gülümsedi ve yaptığı yemekleri sofraya taşımaya devam etti. Ona yardım ettikten sonra masaya geçtik. Sandalyeyi çekip oturduktan sonra çatalımı elime alıp tavuğa batırdım ve ağzıma götürdüm. Melisa benimle yaşıt olmasına rağmen benden daha güzel yemek yapardı.
"Ee Gizem, iş bulabildin mi?" "Hayır, hala arıyorum ama kimseden haber yok." Kafasını salladı ve yemeğine döndü. Tabaklarımızı yarıladığımızda kapının çalmasıyla irkildim. Tam ayaklanacakken Melisa'nın eliyle 'otur' işareti yapmasıyla sandalyeye tekrar yerleştim ve yemeğime gömüldüm. Kapının açılıp kapanma sesinin ardından içeri kırmızı burunlu, alerjik bir Dinçer girdi.
Ha bu arada, Dinçer bizim kuzenimiz. Ailesi Ankara'da olduğu için bizimle yaşıyordu.
Atkısını ve montunu çıkarıp portmantoya astı. Masaya geldiğinde yanımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Ben yemeğimi yemeye devam ederken yanağımdan makas aldı. "Eee gizem, ne var ne yok?" "İyidir. Sen?" Kafasını salladı. "Sen en son iş arıyordun? Ne yaptın, buldun mu?" Kaşlarımı hayır anlamında kaldırıp indirdim. "Güzel." Tek kaşım havaya kalkarken ağzımdan bir şaşkınlık nidası çıktı. "Ha? Ne diyon sen ya? Bu işi bir an önce bulamazsam elektrik de su da gidecek!"
Melisa korkak adımlarla Dinçer'e yaklaştı ve elinin tersiyle alnına dokunup bir süre bekledi. "Yok, ateşi falan da yok. Acaba yediği bişey mi dokundu?" Dinçer bizim tepkilerimize göz devirip konuşmasına devam etti. "Senin için iş buldum kızım! Hatta sadece sana değil, Melisaya da."
Peçeteyle ağzımı silerken sandalyemi Dinçer'e çevirdim. "N-nasıl bir iş bu?" Gözleri parlayarak devam etti. "Çok yakın arkadaşımın şirketinde asistanlık yapacaksınız. Bu arada iki tane patron var. İsimleri Atakan ve Arda. Atakan'ın asistanlığını sen, Arda'nın asistanlığını da Melisa yapacak. Nasıl?" Dolu gözlerimle ayağa kalkıp Dinçer'e sarıldım. O da hemen karşılık verdi. "Benim için uygun." dedim. Melisaya döndüm. "Sen ne dersin Melisa?" O da gülerek onay verince hep beraber bir daha sarıldık ve mutfağı toparlayıp odalarımıza dağıldık.
Huh! Herkese yeniden selamun hello. Evet, yeni bir kitaba başladım. Sınav haftaları sona erdikten sonra hemmen yayınladım. Umarım hoşunuza kaçmıştır. Beğenmediyseniz ya da beğendiyseniz lütfen yorumlarda belirtin. Bu arada çıkmadan önce yıldızı boyamayı unutmayın!!
Hepinizi çok çok seviyorum. Kendinize çok çok iyi bakın. Hoşçakalın...
BINABASA MO ANG
Gülüşündeki Cennet
Teen Fiction(...) "Bizi ancak ölüm ayırır sevgilim. Her ne olursa olsun gülüşünün ardındaki cennette bekle beni. Çünkü ben hep oralarda, bir yerlerde seni bekliyor olacağım..." (...) Bir hıçkırık firar etti gencin dudaklarından. Öyle bir feryattı ki bu gök bağı...
