Beynimin içinde mermeri paslanmış bir mezarlık vardı. Etrafında kalabalıklaşmış meçhul ölüm bekçileri, yüzlerine geçirmiş olduğu kefenlere anlayamadığım ifadeden korkunç görüntüler dikmişti; sökük sökük dikilmiş ipliklerle...
Onların sahiplendiği o anlamsız tebessümler zihnimde sanki anlamlı gibiydi; çökmüş görüntüleri, ürkek gülüşleriyle süsledikleri zavallı hüzünleri, takındıkları kudretli sandıkları güçsüz maskeleri...
Gözümden damla damla yaşanılanlar döküldü. Yanaklarımdan usulca akarken izlerini silmeyi istedim. Lakin isteğim olsa bile parmaklarımın kalkmayacağını bildiğimden öylece sessizliği dinledim.
Sessizlik avaz avaz çığlıklarıyla bağırıyordu.
Kalabalık yalnızlığım üşüyor ona sarılsana, onu kimsesiz bırakmasana.
Bedenimin soluk teninde esen bir yel hissettim. Ellerim kendiliğinden soğuğa esir düşercesine sahip olduğu yumruğu terk etmiş, iki yana açılmıştı. Avuçlarım ne kadar da küçüktü oysa içerisinde büyük yaralar barınırken...
Şahit olduğum yalan dolu gülümsemelerin bile yüzümde tebessüm filizleştirmesi gerekirken neden olmayan ölü deriyi bile soldurması canımı yakıyordu ki? İyi değildim; her kimseler hiç kimsesizliğimi yüzüme çok vuruyordu, kimsesizliğime kimseler çok dokunuyordu.
İnsanlar ne zaman kötülüklerini üzerlerinden silkeleyecekti, hangi kış mevsiminde üşüdüğünü değil de üşüyen birini düşünecekti, sıcacık evinde soluklarken; soğuktan soluksuz kalan kimselere kim gözyaşı dökecekti?
Üzülüyordum derdime değil dermansız kalanlara, iyi olduklarını sanıp kötülüğü baş tacı edinerek koynunda besleyenlere, iki yüzlü olduklarını görmeyerek başkalarını yüzsüz görüp eleştirenlere, alın teri dökmeden; bir şey yapmayarak, bin şey kaybettiren emeksizlere...
O an, zihnimde beslediğim düşünceler yüzümde tebessümler açtırdı, zira dilimin pervanesine takılarak çarpan kelimeler yüreğime batıyor, yaramı kanatıyorken, oluşan kabuğa merhem olarak kullanılan tek ihtiyaç bir âdet gülümsemekti belki de; içi yalanlarla örülü bir gülümseyiş... En fazla nereye kadar sökülüpte idamıma halat olarak işlenebilirdi.
Yaşadıklarımı yaşama değil yaşa bağlayanlar; kendimle verdiğim mücadele duvarlarının sabrımın tuğlalarıyla büyüdüğünü bilselerdi, direnişimin yıkılışı altında ezildiğimi görselerdi; gözyaşlarımı kurutur, dillerindeki kırık teselliler yerine kollarıyla sararlardı benliğimi. Fısıldıyorum: lütfen varlığıma; yaşamım karşısında yaşımı sormayın, o yaşayış ardında kaç gözyaşı döktüğüm sualine varın, varlığınızla yokluğumun eksikliğine varlık katın.
Bu dile getirdiklerimi avuçlarımla sıkıca kucaklayıp bedenime yasladığım günlüğün eskimiş yaprakları anlatacaktır sizlere, gözyaşları ile süslenmiş sayfalarda geçmişin kırık bir aynayla geleceğe yansıdığını göreceksiniz, o tozlu camda görüntüde olan lekeli hayatın yamalarının zihninize sarılacağını sezeceksiniz.
Yazmış olduğu eğik yazı o kadar sallanarak, yamuk yumuk bir şekilde ifade edilmişti ki sanki kelimeler bir deprem istilasına yenik düşmüş, omuzları sarsılarak ağlıyordu. Harflerin yan yana dizilişlerini, dizelere hangi anlamlarda kurulduğunu anlamam uzun zamanlarımı almıştı; ziyanı yoktu. Çıkaracağım anlamların hazneleri benim için beklediğim dakikaların yüzyıllara dahi dönüşmesine bedeldi.
14/12/1985
Neden buraya ne yazacağımı bilemiyorum? Öğretmenim sana sevgili günlük diye sesleneceğimi söyledi, neler yazacağımı söylemedi ki. Ben şuan çok utandım. Senden çok çok çok özür diliyorum. Seni üzdüğüm için ağlamazsın değil mi? Ben senin yerine ağlarım, yorulma. Zaten ben sürekli ağlarım yorulmam. Beni düşünme tamam mı? Şu an annem bana bağırıyor, gitmem lazım. Bay bay.
YOU ARE READING
KÜÇÜK PRENSES
Short StoryBen bile anlamadım yazdıklarımı, sen de anlamazsın; o da anlamamış... ❧ Tek bölümlük ama bir ömürlük, bedeni küçük lâkin yüreği benliğinden büyük; kırılmış yaralının hatrına gelsin... ❧ Rica ediyorum hislerinizle onun yalnızlığına kalabalık inşa ed...
