GİRİŞ

205 20 69
                                        

Sert esen rüzgar ağaç kovuklarından girdikçe etrafa tiz bir flüt melodisi yayılıyordu. Bembeyaz tanecikler yerde tek bir açık nokta bırakmayacak kadar sımsıkı sarmıştı birbirlerini. Ayaz ata söylemişti şarkısını, kış gelmişti uçsuz bucaksız bozkıra. Beyazın içindeki tek kara nokta yerden metrelerce yükselen devasa bir kaleydi. Fazlasıyla amatörce yapılandırılmış kale, aceleyle kurulmuş bir çadırdan farksızdı. Ancak kuvvetle esen rüzgara karşı dimdik duruyordu.
O sırada kalenin içi ateşin ve sıcak sohbetlerin birliği ile ısınıyordu. Sohbetin ve yüreklerin sıcaklığı ve ateşin yalımları arasında kurulmuş ve üzeri Tanrının kudreti ile örtülmüş bu yuvalara göçebelerin verdiği isim ocaktı. Ancak üzerinden manevi örtüsünü kaldırdığımızda burası bir kışlaydı. Kışın gelmesi ile birlikte toplanıp buraya yerleşmişti Kağan ve yoldaşları. "İçmekten burnun kıpkırmızı olmuş kardeşim" dedi Kağan, yüzünde yarım bir gülümsemeyle. "Bu gidişle seni rütbenden edebilirim," bu sefer ciddileşmişti yüzü. "Sen ne anlarsın be, içiyorsam bir nedeni vardır elbet!" diye sertçe karşılık verdi Baku. Elinde tuttuğu bakır kadehi yalpalayarak masaya bıraktı. İçinde bulunan bir miktar içkiyi de masaya saçtı. Bütün üyeler sabit durmakta zorlanan Baku'yu izliyordu. Kağan bakışları tekrar üzerinde toplamak adına yüksek ve sert bir sesle konuştu, "Son saldırının ardından güvenlik önlemlerini arttırmamız gerekir." Salondaki binbir yüzde farklı ifadeler oluşmuştu sözün bitimiyle birlikte. Herkes ne diyeceğini bilemez şekilde birbirine bakarken Kağan'ın sağ yanında oturan yaşlı uzun sakallı bey konuşmaya başlamıştı, "Ne olursa olsun saldırmamalıyız, saldırırsak bir avuç mal ve esirden başka bir kazancımız olmaz. Bir mektup yazarak isteklerimizi ve düşüncelerimizi belirtmeliyiz."
Üzerinde kırmızı eski bir kaftan vardı, yenilemeyi düşünmediği kaftanının her bir köşesi yağ lekeleri ile kaplanmıştı. Bilge ve yüksek mevki bir kişilik olmasına rağmen tanımayan biri için sıradan biri gibi görünebilirdi. Kağan yavaşça sağ elini yaşlı adamın dizine koydu, "Her kafadan farklı bir ses çıksa da senin dilin her daim doğruyu söyler Buyruk Çıngay". Yaşlı adam hafifçe gülümsedi, "Övgüleriniz gururumu okşadı ancak her biri gibi benimki de bir fikir sadece", "Öyleyse fikrinizi akıllıca bulduğumu söyleyebilirim, hemen bir mektup yazalım ve gönderelim."
Sohbetler ve alınan kararlarla geçen uzun gece sona eriyordu, karanlığı kovalayan güneş yüzünü gösterdiğinde sesler yükselmişti tekrardan kışlanın içinde. Uzunca ancak yere çokça yakın bir masa etrafında oturmuş pek çok insan bir yandan yemek yiyor, bir yandan da sohbet ediyordu. Masanın etrafı oturmaları için minderlerle kaplanmıştı. "Dünkü konuşmanın ardından onlara durmazlarsa misliyle ödeyeceklerini belirten bir mektup yolladık," Kağan konuşmasına biraz ara vererek içeceğinden bir yudum aldı. "Onlara verdikleri zararları karşılamalarını söyledim ayrıca bir de evlilik meselesi var tabii.." Kağan'ın konuşması ince, tiz bir çocuk sesiyle bölünmüştü. "Evlenecek misin? Onlar annemi aldılar baba bunu yapamazsın!" Sesin sahibi küçük kız yemek salonunun girişindeki kapı eşiğinden onlara bakıyordu, kaşları yukarıya doğru bükülmüş ve neredeyse ağlayamaklı gözlerle öfkesini kusuyordu. Üzerinde beyaz bir uyku elbisesi vardı, örgülü ince saçları ise karman çorman olmuştu. Seslerin kesilmesiyle ölüm kadar sessiz bir ortam oluşmuştu. Kağan derin bir iç çekmenin ardından yavaşça yerinden kalktı ve küçük kızın yanına gitti, dizlerinin üstüne çöktü. "Annene yapılan kötülüğün hesabını sormadan hiçbir eli tutmam, sen merak etme kızım." Küçük kızın ince saçlarını alnından geriye doğru itip küçük bir öpücük kondurdu. "Neden gidip üzerini değişmiyorsun, sabah oldu. Hem belki beklemediğin süprizler ile karşılaşırsın," dedi Kağan ve göz kırptıktan sonra yerine geri döndü. Gözleri parlayan küçük kız heyecanla içeri koştu.
Kışlanın önü bir yığın at ve adamla doluydu. Her birinin üstünde kat kat yünlü kaftanlar vardı. Keçi yünü ve dana derisinden yapılma kaftanların altında halktan katılma pek çok insan karınca sürüsü gibi atların başında yüksek sesle bağırarak sohbet ediyordu. İçlerinden bir kaç tanesi geyik derisi ve porsukla bezenmiş kaftanlar taşıyordu. Yüksek mevki oldukları kesin olan bu adamlar onar kişilik grupların başında durmuş Kağan'ın gelişini bekliyordu. Ava çıkacak bu ekip çok da kalabalık değildi, av için gidecek olan belli sayıda adam Kağan'ın gelişiyle atlarının sırtına bindi. Çıngay denilen yaşlı adam da Kağan'ın arkasından geliyordu. Her an Kağan'ın yanından ayrılmayan buyruğa verilmesi gereken isim Kağan'ın gölgesi olsaydı mükemmel olabilirdi. Yavaşça atla yola koyulmuşlardı. "Prenses Pingyang'ın ardından tekrar bir anlaşma yapacaklarını düşünüyor musunuz?" dedi Buyruk meraklı ancak sakin bir tonda. "Buna mecbur olduğumuzu biliyorsun Çıngay, başka bir seçeneğimiz var gibi mi duruyor?" Kağan'ın sesi acı ve umutsuzluk doluydu. "Ayday Katun'un ölümü-", "Ayday'ın ölümü için yapacak hiçbir şey yok! Bunu sen söyledin, ya barış ya da koca bir hiç!" Kağan öyle yüksek sesle bölmüştü ki Buyruğun lafını bütün atlılar durup onlara kitlenmişti. Kağan atını hızlandırıp en öne geçti.
Yol boyunca kaşları çatıktı. Vardıklarında neredeyse yarım gün boyunca av peşinde koşup tek bir laf ermemişlerdi. Güneş yavaşça veda ediyordu, göğün sarı renkle buluştuğu zaman diliminde yavaşça geri dönüş yoluna koyuldular. "Emrinize amadeyiz Kağan, izin verin bu gece gidelim" dedi orta boylu, sakallı rütbeli savaşçı. "Cevap gelmeden harekete geçmeyeceğiz Aspan bey" Kağan biraz sakinleşmişti. "Kabul ederlerse, plan iptal mı olacak?" Aspan'ın sesi endişeliydi, cevap arayan gözlerini Tanhu'ya yöneltmişti. Kağan gözlerini Aspan'ın gözlerine yönelttikten sonra bakışları her şeyi söylemişti onun için, tek kelime demeden yola devam etti.
Yurdun içi geceden karanlıktı küçük bir açıklıktan gelen ay ışığı ve cılız bir ateşin ışıltısından başka bir şey yoktu. Kağan oturduğu mindere iyice yayılmıştı, tek kolunu sırtını dayadığı yere uzatmış içkisini yudumluyordu. "Neden bu kadar kederlisin be kardeşim bir de bana kızardın içki içer diye" dedi Baku kahkahalar eşliğinde. Devasa yurdun içinde sadece ikisi ve bir kaç kap içki vardı. "Kapa çeneni seni ayyaş!" ikisi de birden korkunç bir kahkaha atmıştı. "Günler geçse de sen eskimiyorsun kardeşim hala aynı ses ve düşünceler.." dedi Baku. "İnsanlar neden tek seferde anlamaz?" diye sordu Kağan ansızın ancak Baku daha ağzını açmadan Kağan tekrar söze atladı, "Boşversene bu sorunun sorulacağı son kişi sensin.." sesi iyice sessizleşmişti. Alçak tonda devam ettirdi cümlelerini "Gün aydığından beri güneşle veda edene kadar kafamın içinde konuşup durdular.." her cümlesini söyleyişinde biraz ara veriyor ve düşüncelere dalıyordu, "..ne sanıyorlar ki! Onu umursamadığımı mı?" Baku'nun kafası yerinde olmasa da şaşkınlıktan dona kalmıştı, yüzünü yere eğip Kağan'ın acısına ortak olmuştu. "O kadın benim çölde kaldıktan sonra kana kana içtiğim suyumdu, kabuslarla savaşırken uyanmama yardımcı olan elimdi, aydınlığa kavuşacak mıyız diye düşünürken beni güneşle tanıştıran kişiydi.." gözleri dolmuştu içki kabını titreyen ellerinde tutmaya çalışırken Baku ağzına kadar dolu matarasını uzattı, matarayı kaptığı gibi kafasına dikip olduğu yerde sızıverdi bir zaman sonra. Korkunç bir sarsma ile ayılıverdi. "Uyan hadi seni bunak!" diye söyleniyordu Baku. "Ne oldu ne diye uyandırıyorsun ki!" her tarafı yoldaşları ve hizmet kişisiyle doluydu. Yaşlı hizmet kişisi kadın acılar içinde "kızınız.." dedi. Kağan lafı işitir işitmez koşarak kızının yurduna gitti. Bedenen burda gibiydi küçük Aşula ama ruhu onu terk etmiş gibiydi. "Aşula, Aşula Uyan!" Binbir göz şelale olmuştu küçük kızın etrafında. Birden açılıverdi gözleri, kuvvetli bir nefesle kendine gelmişti. Ancak bir şeyler yanlış gibiydi. "Olamaz bu-" endişeyle konuşmaya çalışan hizmetçinin sözünü sertçe kesmişti Kağan "Kapa çeneni!" O sırada ortanca oğlu ve yoldaşlarından biri birlikte yurda girmişti. "Barlas Kağan'ım bunu görmeniz gerek." dedi yoldaşı. "Hepiniz sakin olun ve yerinize dönün ben ne olduğunu biliyorum" dedi Kağan emin ve derince bir ses tonunda. Gözleri bir Oğlunun bir de kızının gözlerine bakıyordu, oğlunun ve kızının altın kadar sarı gözlerine..

****
Güneş kan kadar kırmızı ipeklerin üstüne düşmüştü, sarıyla buluşan kızıl gün batımı kadar eşsizdi. Eşsiz ipeklerin içindeki süt kadar beyaz teniyle kadın da büyüleyiciydi. "Majesteleri, beni çağırmışsınız" dedi Hui. Hui, kendinin dahi saymayı bıraktığı kadar bahar görmüştü. Oldukça minik olmasına rağmen tecrübeleri dağları aşardı. Saçlarının şekli sakince yanan bir mumun Alevi gibiydi. Ellerinin arasında ise asla bırakmak istemediği küçük yuvarlak yelpazesi vardı. Arkası dönük olan büyüleyici kadın yavaşça yüzünü dödü. Elinde boş bir kase tutuyordu. Hui koşar adım kaseyi tutku kırmızısı şarapla doldurdu. "Elbette buraya içeceğimi doldurmaya gelmedin Hui, eminim mektuptan haberin vardır" dedi kadın ve gülümsemesi bütün yüzünü kaplayıverdi. "Okudum, ancak çok garip.. evlenecek bir aday olduğunu da nereden çıkartmışlar?", "bu durumda tek bir şey yapılabilir Hui." Konuşmaları su kadar akıcıydı, cümleler birbirini kovalıyordu. "Geleceğe bir yatırım. Onlara, ilerde çocuklarımız arasında yapılacak bir evlilik teklifi sunacağız," dedi imparatoriçe ve kapıdaki muhafızlardan birine seslendi. "Mei'ye söyleyin buraya gelsin." Kapı hızla açılmıştı, hazırlıksız olan Hui kapıdaki hareketle irkildi. "General?" dedi Hui. İmparatoriçe de beklemiyor gibiydi. "Bizi yalnız bırak Hui" dedi İmparatoriçe. Hui çıkar çıkmaz konuşmaya başladılar. General uzun boylu, geniş omuzlu ve şık giyimli bir erkekti. Üzerindeki üniforma biraz önce giyilmiş gibi yepyeni duruyordu. Çenesinde üçgen ve uzunca sakalı vardı. "Gurur duymalısınız General, düşmanın kalbinden vurdunuz" dedi imparatoriçe. Adam hafifçe tebessüm etti. "Bütün okları üzerimizde ancak tek arzuları barış" sözü biter bitmez mektubu generale uzattı. "Anne?" Devasa altın kapı aralanmıştı, küçük bir kız eşikten içeriye sesleniyordu. "Mei!" kollarını sevgiyle yanlara açmıştı imparatoriçe. "Ben gitsem iyi olur mesele bekleyebilir," general anne ve kızı baş başa bırakmıştı. Küçük kızın gece kadar karanlık saçları rüzgarla dans ediyordu adım attıkça, üzerinde de teni kadar beyaz bir elbise vardı. İmparatoriçe eline gümüş bir tarak aldı ve kızın yumuşak saç tellerini özenle taradı. "Bir gün gelecek ve güçlü bir imparatoriçe olacaksın, gün gelecek düşmanlarımız önünde diz çökecek." Saçı taranırken sessizce annesine kulak vermişti, yavaşça başını kaldırıp karşısında duran aynaya baktı. Annesi tarağı bırakıp arkadan sıkıca sarılmıştı. Gözleri ateşin yalımı kadar turuncuydu. Turuncunun içinde azıcık da kırmızılık vardı, kendisi ona ejderin pençesinden dökülen kan damlaları diyordu. Kızının alnından kuvvetlice öptü ve kapıya kadar eşlik etti. General kapının dışında bekliyordu. İmparatoriçe yavaşça kızına doğru eğildi, "Sen yemek salonuna geç, biz de birazdan katılacağız tatlım." Kız gider gitmez generalin koluna yapıştı, gözlerinin kızılı ile turuncusu körüklenmiş ateş gibi yanıyordu. "Kadını senin öldürdüğünü biliyorlar mı?", "sakin ol kardeşim etrafımızda karşı taraftan kim varsa uçmalarına yardım ettik, Ayday'ı öldürürken gören hiçbir göz artık göremiyor da diyebiliriz." Her ikisinin de yüzünde sinsi bir gülücük belirdi. "Güzel, öyleyse tehditleri için korkmamıza gerek yok, en azından şahsi olarak" dedi imparatoriçe huzurlu bir sesle, içi bir deniz kadar ferahlamıştı.

Düşmanımın RuhuStories to obsess over. Discover now