1

52 0 0
                                        

İnsan, içinde insan veya insanlarla yaşar. Var oluşumuzla birlikte aldığımız ilk nefesin ciğerlerimizi acıtmasıyla başlar bu birliktelik.
Aldığımız tüm kararları tek başımıza aldığımızı düşünsek bile aslında gerçek öyle değildir. Sürekliliğin ve gelişimin içindeki ihtiyaç çarkı bizlere tek kalabilme şansı tanımaz. Bir tam bölünemeyen bir sayıdır ve bu bir kuraldır. Ancak sosyolojik, psikolojik, felsefik ve biyolojik bir oluşum olan ve büyük manasını atom parçacığına kadar saran o büyük ruhtan alan insan kaça bölünebilirdi? Sen içindeki " siz "in kaça ve nelere bölündüğünü hiç düşündün mü? Böyle bir karışık var oluşu, hangi bilincimizle hareket etmemiz gerektiğine karar verebilmemiz için içimizdeki "siz" le yüzleşme ve onları tanımakla olabilir. Adresi "biz" olan "bana" bir davetiye göndermenin vakti geldiğini düşündüğümde, "L" gibiydim. Ruhum içsel yok oluşun en karanlık koridorlarında yolunu kaybetmiş, aldığı nefesi vermekte zorlanan ölüm döşeğindeki bir hasta gibiydi. İçimdeki "siz"ler beni mutluluk tuzağına düşürmüş, olmadığım zirvelerin rüzgârları ile esintilere kapılıp ummadığım bir rüyanın içinde gerçeğin en derinine aniden atı vermişlerdi. Koridorların her birinden gelen farklı "ses"ler kulağımda belirli belirsiz çınlarken içimdeki boşluğun ne denli büyük olduğunu anlamış ve beni ben yapan " içimdeki siz" gerçeği ile yüzleşmiştim.
Gözlerimizi kapar ve düşünürüz. Bu kapama aslında açıkken göremediğimiz, yaşayamadığımız hayalleri canlandırmak ve hissetmek için yapılır. Hangimiz gözlerimiz kapalıyken, bu kadar kendimizle baş başa kaldığımızı düşündüğümüz bu anda, olumsuz şeyler düşünürüz. Çünkü gözlerimizi kapattığımızda olduğumuz değil hayal ettiğimiz dünyayı yaşarız. Bir bahar sabahı gözlerinizin üzerinde pamuk ağırlığı kadar hafif bir ağırlık ile kulağınıza gelen kuşların sesini dinleme hayali varken olumsuzlukları hayal etmezsiniz sanırım. Eğer içinizdeki "size" bir davetiye göndermeye karar verdiyseniz, gözlerinizi yaşartacak kadar kocaman açın. Çünkü görecek olduklarınız varoluşunuz kadar gerçek olacaktır.
Cumartesi günüydü, rüzgârın esmesiyle birlikte yaprakların çıkardığı sesler kornaların arasında kayboluyor, dolmuşçuların müşteri kavgasının gerginliği sanki şehrin üstüne çöküyordu. Gündüz olsa da içindeki "siz" gece yapabilirdi gününüzü ya da tam tersi. Açık gözler evrenin sizle iletişim kurmasını, "siz"i harekete geçiren etmenlerin uyarılmasını sağlar ve sonunda da sizi yorar. "biz"le tanışmaya hazırdım artık. Biraz çekiniyor, biraz da istemiyor olsam da bunun yapmamamın gerekliliğine inanmak beni hazır kılmıştı. Gözlerimi açıp etrafımda ki yaşamı izlemeye koyuldum ancak (buraya içimdeki ben yazmak daha akıcı olacak)"ben" kısa bir seyrediş sonrası kafamın yönünü gökyüzüne çevirdi. Gökyüzü tıpkı karanlık gibidir sadece hayallerinizi gösterir size. Yüzleşmenizi ve tanışmanızı engeller. Gökyüzüne bir süre baka kaldıktan sonra, nöbet geçirircesine bir refleksle başım etrafıma çevrildi. Bu çevreydi beni "L" yapan.
Anlamıştım ki gerçekten daha gerçek hayallerle yüzleşmek ve bunların gerçek olmadığı bir tarafa, psikolojik bozukluk derecesinde bir halüsinasyon görme hali ile karşı karşıya kalmak, rüyanın en güzel yerinde 8 şiddetinde bir depremin korkutuculuğuna uyanmak kadar sarsıcıydı. Tepetaklak deyiminin tam ve en etkileyici karşılığının mutluluk tuzaklarınızın gizliden gizliye karbon monoksit gibi sizi zehirlediğini öğrendiğiniz anda ki ruhsal hal olduğuna inanıyorum. (yine içinizdeki eklemek iyi olacak)"siz" i hem en mutsuz, hem de en mutlu anınızda harekete geçirmelisiniz. Çünkü mutsuzluğunuzda kaybedecek bir şeyiniz yokken mutlu anlarınız ise kaybetmeye en yakın olduğunuz anlarınızdır. Sarhoşluğun en tehlikelilerinden biridir mutluluk sarhoşluğu.
Yeni bir işe başlamıştım. İdeallerime çok uygun olmamakla birlikte ihtiyacım olan bir işti. Üniversite sonrası kendi mesleğimi yapabilmek için bir süre uğraştım ancak hayatın isteklerimi bana tek seferde vermeyeceğini anlamıştım. Varoluşumuzda ki farklılıklar bizi içinde olduğumuz ve tam ortasında yaşadığımız hayatın içinde konumlandırır. Bu konumlandırma doğuştan gelen özelliklerimiz, hayata ne verdiğimiz, hayattan gelen bakiyemiz ve görüş alanımızla ilgilidir.
Hayattan gelen bakiyemiz nedir? Bu bakiye bazen insanların altın kaşıkla doğmasına nedendir, bazen geleceğin münevverlerinden biri olmasına açılan kapı olabilirken bazen de bu bakiyenin ilk birikimini başlatan kişi olursunuz. Hayat bakiyenizin size ne bıraktığını sizi doğrudan ilgilendirecek ve etkileyecektir. İşte bu nedenden dolayı geleceğe ne bırakacağımız çok önemlidir. Hayattan size kalan şeyler sürekli olumlu olmak zorunda değildir. Olumsuzlukların içine doğduğunuz bir hayatınız da olabilir. Bu denklem içerisinde yapılması gereken en önemli şey "siz"i fark etmenizdir.
Yaşam alanınızdaki standartları tamamen kendiniz seçersiniz. İngilizce dersinde arkadaşlarımızdan bir tanesi " hocam biz de büyük üniversitelerdeki gibi profesörlerden eğitim alsak çok daha verimli hale gelebiliriz " demişti. Bu cümle karşısında aldığı cevap, eğer iyi bir şekilde anlayıp analizini yapabildiyse hayatının yönünü ve gidişatını değiştirecek bir cümleydi. İngilizce hocamız kendisine "ne verdin ki ne istiyorsun, daha çok çalışıp daha yüksek puan alsaydın bu eğitimi alacak bir üniversitede olabilirdin. Sen de ben de bundan şikâyet etmemeliyiz, bugün burada olmamız bizim tercihimiz ve yaptıklarımızın karşılığıdır." Hocamız haklıydı hayata ne verirsen karşılığında ona denk bir şey alırsın. Bu nedenden dolayı yeni girdiğim işimi sahiplenmem gerektiğini anlamıştım.
Standartlarınızı, ideallerinizi yaşam içinde değiştirmek veya ötelemek durumunda kalabilirsiniz. Ben de buna uyarak öncelikle bir süreliğine ideallerimi ötelemiştim. İçinde olduğunuz zaman döngüsü size değişiklikler yapmanız gerektiğini söylediğinde bunu kulak arkası etmemelisiniz. Burada en önemli olan şey ise hayatın size bu fısıldamasını duyabilmenizdir. Bu fısıldamayı duyabilmeniz için içinizdeki sizleri iyi tanımalısınız. Yol ayrımları, tercihler, kararlar geç kalındığında şu anda çokta müdahale edemediğiniz hayatınız okyanuslarda savrulan bir kayık gibi hiç düşlerinizde olmayan bir kıyıya vurduracaktır sizi.
Hemen hemen her kuruluşta bir eğitim, staj ve deneme dönemleri vardır. Eğitimin verilme amacı ise sizden istenilen işin alt yapısını size vererek karşılığında iyi çıktılar almaktır. Sizlere hayat içinde sergilenen tüm davranışlar ve yaklaşım şekilleri sizden karşınızdakine sergilemesini istenilen davranışların yansımasıdır. Peki bu döngü içerisinde kendinizden bir beklentiniz olduğunu hiç düşündünüz mü? Sebepsiz şekilde ruhunuzdaki kırılmaların, yaz ile kış arasına sıkışan bahar gibi belirsiz düşüncelerinizin, belleğinizde var olup maddesel olarak ortaya koyamadığınız fikir fidanlarınızın, sizi bir bedene sıkıştırıp orada kalmanız için üstün çaba sergileyen yetersizliğinizin ceza evindeki soğuk ve sessiz ve okunmaya muhtaç demir parmaklıklara benzeyen bu halinizin sebebinin kendinizden bir beklenti, bir aydınlanma, bir sıçrayış ve farkındalık gereksinimi olabileceğini hiç düşündünüz mü? Bu sebep ve sonuç ilişkilerini anlayabildiğimizde ve aralarında ki bağı anlamlandırabildiğimizde "siz" den faydalanabilmek çok daha kolay olacaktır. Ben bu anlamlandırabilmeyi kısmen sağlayarak yeni işimdeki fırsatları görebilmek için "büyük resim" diye tabir edilen, konuyu, hedefi, amacı, vizyonu ve misyonu bütünsel görebilme yeteneğinin bendeki gelişimine odaklanmıştım. Bu anlamlandırabilme ve bunu harekete geçirebilmek içimdeki "siz" de değişimi ve değişimin önemini tanıtıyordu bana. "Aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar beklemek, aptallıktır." demiş Albert Einstein.
Değişim, değişimi kabullenmek ve değişime göre yön belirlemek, günümüzde bir önce ki günde kalan bilginin eski bilgi olduğunu varsayarsak kaçınılmaz sondan ziyade olması gereken davranış biçimi olduğunu kabul etmeliyiz. İçinizdeki değişim insanını bulmalısınız. Peki, bu insanı nasıl bulabiliriz biraz da buraya bakalım. Bu bakış açısı içimizdeki diğer insanları bulmak içinde bize ışık tutacaktır. Mevcutta çalıştığınız işinizdeki son gelişmeler ve son değişikliklere ne kadar hâkimsiniz, çalıştığınız sektördeki yenilikleri ne kadar biliyorsunuz, kendinizde var olan bir tabu için ne zaman sorgulama yaptınız, sizi geri planda tutan yönünüz nedir? Bu soruları daha da çoğaltabiliriz. Bireysel olarak ve çalışma hayatı olarak sorular aynı özellikleri taşır ve aynı noktaya götürür. Değişimde en önemli şey bu konuda istekli, ısrarcı, istikrarlı ve iradeli olup bu insanı sahiplenmenizdir. Değişim sancılı bir süreçtir ve burada ki en önemli şey bunu ne kadar istediğinizdir. Sokrates'in değişmekle ilgili hikâyesinin buna güzel bir örnek olacağını düşünüyorum. "Bir gün Sokrates'e bir genç nasıl bilge olabileceğini sormuş. Sokrates de gel benimle demiş ve genci bir ırmağa götürmüş. Gencin kafasını suya sokmuş, çırpınana kadar da kafasını sudan çıkartmasına izin vermemiş. Bıraktığında genç kendine gelince, suyun altındayken en çok neyi istediğini ona sormuş. Genç nefes alabilmek, diye cevap vermiş. Sokrates de işte bilge olmayı, aynı suyun altındayken nefes almayı istediğin kadar istersen ona ulaşabilirsin, demiş." Değişim için aynı bu hikâyedeki gibi gerçekten ama gerçekten çok istemelisiniz.
Değişim birinci çocuğunuz ile son çocuğunuzun size sorduğu sorular arasında ki farklılık ve bunlara cevap verebilme oranınızdır aslında. 10 yıl önce kullandığınız telefon, okuduğunuz kitaplar, ülkeniz, aileniz ve siz aynı değilsiniz. Hızla değişen dünyada sorulara verebildiğiniz cevap oranları, düşünceleriniz, işinizdeki konumunuz, aile içindeki yeriniz hepsi sizin değişimi ne kadar sahiplendiğinizle ilgilidir. İş hayatına değişim penceresinden baktığımızda 10 yıl önce ki forbes listesindeki ilk 500 şirketle bugün ki ilk 500 şirket yarı yarıya değiştiğini görüyoruz. Bugün hala listede kendisine yer bulan şirketler ile yok olup gidenler arasında ki en büyük fark değişime olan inançları ve değişim hızlarıdır. ( Devam )
Değişim zihinde başlayıp bedende ateşli bir hastalığa dönüşen baştan sona bir evrilme sürecidir. Değişim içinde barındırdığı kavramlar ve izlediği yol ile yeniden bir sen yaratma çabasıdır. Kafka'nın dönüşümündeki gibi bir sabah uyandığınızda böceğe dönen bir bedene alışma ve kabullenme süreci gibidir. Değişim insanından yaralanmak için ona başlıklar vermeli komutlar göndermeli ve hedefler koymalısınız. Önce neyi, neden ve nasıl değiştireceğinizi belirleyip zihninizdeki panoya renkli kâğıtlarla yapıştırmalı ve günün belirli saatlerinde sizi harekete geçirecek bir alarm kurmalısınız. Değişim yolunda düşmeler, takılmalar, hayal kırgınlıkları ve zihinsel yorgunluklarınız olacaktır. Kapı eşiğinden sızan aydınlıklara ihtiyacınız olduğu anlarda hayatın içinde bulunduğunuz durakları ve bir amaç uğruna yaratıldığınızı hatırlayın.
İş hayatıma başladığımda farkında olduğum yönetme kabiliyetimi kullanıp kendime farklı ufuklar, yeni vizyonlar açabilirdim. Yeni ufukları görebilmeniz için yeni bakış açılarına sahip olmanız gerekmektedir. Yeni bir göz ve ufuk için değişim en kaçınılmaz gerçek olarak karşımda duruyordu.
Çağrı merkezi diğer bütün işlerden çok daha farklı bir alandı. Neredeyse bütün müşteriler merhaba dahi demeden direkt olarak ihtiyaçlarını, taleplerini ve şikâyetlerini ses tellerinin en üst perdesinden bizlere aktarıyorlardı. Bu yüksek aktarımı kompanse edip yumuşatabileceğim tek yer zihnim olmakla birlikte kulaklarımı yarı kapalı konumda tutup beynime mutluluk hormonu salgılayacak her şeyi yapmaya hazırdım. Yüksek eşikten bizlere iletişim kuran müşteri profilleri karşısında benim deneyimleyerek öğrendiğim yönetim şeklinin bir faydasının olacağı konusunda artık kararsızdım. Yönetim dendiğinde aklıma ilk gelen şey demir bir yumruktu. Buna korku imparatorlukları de denilebilir. Tamamen biyolojik bir durum olan korkuyu beynin alt kısmında bulunan hipofiz bezi korku hormonu hızlıca üretip vücuda salgılar. Kana yüksek oranda salınan hormon tansiyonu yükseltir ve solunum sayısında artışa sebep olur ve bu hormonu Böbrek üstü bezleri salgılar. İşte bu Demir yumruk yönetimi insanların hayatlarına kurulan gizli gözlerle onların tüm benliğini egemenlik altına alan korku imparatorluklarıdır.  Demir yumrukla yönetim çok basit olmakla birlikte kitleleri size korkudan veya çıkardan dolayı bağlar. Korku ile duyulan saygı ve gösterilen bağlılık yumruklarınız yumuşadığında ihanete dönecektir. Tüm demir yumruklar için kaçınılmaz bir sondur ihanet. Tarihe baktığınızda Adolf Hitler, Mussolini vb liderlerin sonunu en yakınındakilerin ihaneti ve milletlerinin korkularını yendikleri gün gelen cesaretleri ile başlayan yakıcı isyanlarıdır. //Bu yönetim sistemi yeni dünyada çok kullanılmakla birlikte mevcutta karşımda duran profillere uygulayabileceğim bir sistem olmadığı çok aşikârdı. İhtiyacım olan Sabır insanı içimde belki de en az zaman ayırıp, en arka sıralarda bıraktığım, bir merhaba bile demeden yıllarımı geçirdiğim, her gördüğümde yüzümü çevirdiğim ve sanırım en çok haksızlığa uğrattım biriydi. Bunu söylerken bile derin bir üzüntü duyuyorum. Bu insana ayırmadığım zamandan dolayı kaç insanı kırmış, ne kadar zaman kaybetmiş ve kim bilir hangi gönüllerden düşmüştüm. Gün gelip de amaçlarıma ulaşmak için yürümem gereken yolda bana rehberlik yapacak bakış açısının Sabır insanının elleri arasında olabileceğini hiç düşünmemiştim. Şimdi karşımda durmuş hesaplaşma vaktinin geldiğini belli eden imalı bakışlarla beni seyrediyor ve yaşattığım her şey için alacaklı olduğunu hissettiriyordu. Haksızda değildi. Yıllarca küçümsediğiniz, hor gördüğünüz bir insanın karşısına ondan bir şey istemek için çıktığınızda bunu kolayca alamayacağınızı biliyor olmalısınız. Unuttuğum arkadaşıma kendimi affettirmem için bir şeyler yapmam gerektiğini biliyordum. Eğer Sabır insanına gerekli önemi, ilgi ve alakayı göstermemişseniz ona ihtiyacınız olduğunda bunun ne kadar acı bir süreç olabileceğini bilmelisiniz. İşte şimdi ben bu sürece kendimi hazırlıyordum. Çünkü amaçlarım için sabırlı olmam gereken uzunca bir süreç vardı önümde. Müşterilere hizmet verdiğimiz ve bu hizmeti verirken doğru bilgi edinmek adına kullandığımız şirket içi bir bilgi bloğu vardı. Bu bloğu küçük bir kütüphane olarak tanımlayabilirim size. Burada ki en önemli şey ise bu kütüphanede sizin beğendiğiniz eserler değil beğenmediğiniz eserlerin çoğunlukta olması ve bunlara ihtiyacınızın olması. Tam bu noktada ise daha da zorlanacağım şey bu bilgileri virgülüne kadar biliyor olmam gerekiyordu. Muhteşem bir detaycılık gerektiriyordu ve bu da benim için etlerimin tek tek çekilip, ruhumu mengenede sıkıştırmaktan farksızdı. Çünkü ben sabırlı olamayan, detaylardan hiç hoşlanmayan ve detaylara baktığımda bile yorulan bir insanım. Şu an karşı karşıya kaldığım tabloyu tahmin etmek hiç zor değildir artık. Bu karmaşanın içinde gidip gelirken " alooo orda mısınız" diye bir ses yankılandı. Hattın diğer ucunda bir müşterimiz hizmet almayı beklerken ben dalıp gitmiştim. Hemen kendimi toparladım ve "Merhaba, size nasıl yardımcı olabilirim." Dedim. Müşterimiz mesaj paketi almak istediğini söyledi ve çok kısa bir işlem olan bu süreci tamamlayıp kendisine işlemin tamamlandığını söylediğimde hiç unutamayacağım o deneyimin cümleleri kulaklarımda çınladı. Müşteri işlemin tamamlandığını öğrendiğinde " artık nişanlım ile doya doya mesajlaşabilecek miyim? " demişti. Bir mesaj paketinin bir insanı bu kadar sevindirebileceğini o ana kadar hiç düşünmemiştim. İnsan ihtiyaçları ve beklentileri karşılığında mutlu veya mutsuz olan bireysel bir evrimdir. İşte bu evrim ve içinde ki materyaller bizi biz yapan, mutlu veya mutsuz, iyi ya da kötü yapan her şeydi. En zor insan yönetimi ve en zor kendini yönetim sinir uçlarınıza batırılan iğnelerin yüzünüzde ki sebep olduğu gerginlik ve acıyı hiç belli etmeden, ses tonunuzu dahi değiştirmeden, tüm gücünüzle empati kurup onu anlayabilme yeteneğidir diyebilirim. Sürekli arka plana atıp, değersizleştirdiğim sabır insanının karşısına tam tersi şekilde sürekli beslediğim, desteklediğim, yerini sağlamlaştırdığım Agresif insanı koymuştum. Bu insana o kadar yatırım yapmıştım ve bende o kadar büyük bir yeri vardı ki ondan vazgeçebilmem mümkün değildi. Bu üçlüyü hayatınızda ki her şeye benzetebilirsiniz. Elbette herkesin hayatında yanlış insana yatırım yaptığı dönemler muhakkak vardır. İşte bu da öyle bir şey.  İçimizdeki insanlarda işte böyledir. Kendimizle ilgili nelere yatırım yaparsak hayatımızda bunları görürüz. Bunun için şikâyet etmeye hakkımız yoktur. Sabırsız, agresif, bencil insandan gülümseyen ve sabırlı insana geçiş yaparken gözlerimi kapatıp yaşadığım tüm hayat içinde çoktan unuttuğum ne kadar güzel an varsa hepsini hatırlayıp beynime mutluluk hormonu salgılatmak için kendi içimde amansız bir savaş verdim. Çalıştığım süre içerisinde kulaklığımı masaya fırlatıp her şeyi tek seferde silmek istediğim anlarda Sabır insanını üzgün ve bir o kadarda kızgın bir şekilde gözlerini bana dikmiş bir şekilde gördüm hep. Bu duygu yolculuğu çöllerde nadiren görebileceğiniz kaktüs harici diğer bitkilerin yaşama savaşı gibidir. Bu zorlu yol sizi Mevlana'nın " hamdım, yandım, piştim" felsefesi ile yüz yüze getirecek, her evresinde farklı bir oluş ile karşılaştıracak ve size yeniden siz olmayı öğretecektir. Bu sırlı yolda yürürken öğrendiklerinizle birlikte sizi siz yapan, hayatınızın mayası olan değerlerinizi korumakla birlikte bunlardan kopmamanız gerektiğini hatırlayacaksınız. Kutadgu Bilig'in " Elini uzatarak yıldızları tutsan ve başın göğe değse bile sonunda sen yine yerdesin" sözü aslında bu durumu tek bir cümle ile özetleyen büyük bir manifestodur.
"Geldiğin yeri unutmamak" deyimi değişim yolunda sizi en çok düşündüren ve sürekli aklınızın bir köşesine takılan ahlak felsefesinden bir esinti olarak nitelendirebileceğimiz bir öz yargılamadır. Bu öz yargı sizi endişelendirmekle birlikte abarttığınızda ilerlemenize engel olacak bir yargıdır. Size endişe veren şey sizi siz yapan değerlerinizi kaybetme korkusu, engel olan şey ise bunları yüksek seviyede koruma içgüdüsüdür. Unutmak mı iyidir yoksa gerektiğinde hatırlamak mı veya hiç unutmamak mı? Bunların hepsi doğru yerde kullanılması gereken zorunlu davranış modelleridir. Mutlak doğru dediğimiz kavram, yerine ve zamanına göre doğru adım atmanın karşısında sonbahar da dalından düşmek üzere olan bir yaprak gibi zayıf kalmaktadır.  Davranışlarınız yerine ve zamanına göre sizi bir şey yapabileceği gibi hiçbir şey de yapabilir. Adım atacağınız zaman kendi analizinizi iyi yapmalı ve mevcut yeterliliğinize göre adımlar atmalısınız. Hazır olmadığınız anda atacağınız adamlar size kısa zamanda kazanç sağlayabilirken uzun vadede kazandığınızdan daha fazla geriye götürecektir." Alooo orada mısınız? " sesinden sonra müşterimizin ihtiyaçlarını karşılamış ve tekrar kendime odaklanmıştım.
Değiştirmek istediğiniz şeye karar verdiyseniz ve nereye doğru gideceğinizi biliyorsanız, amacınız net ise ikinci perde sizi bekler. İkinci perde de en önemli olan şey kendinizi harekete geçirmektir. İşte tam da bu noktada size iyi bir plan, plana uyum ve süreklilik gereklidir. Değişikliğin kalıcı olması için on bin saat kuralı gibi bir gereklilik getirseler de ben ruhumuzdaki mekanizmaların değişimi için bu şekilde matematiksel bir saat dilimin tam doğruyu vereceğini düşünmüyorum.
"Değişimin sırrı tüm enerjini eski ile savaşmak yerine, yeniyi yaratman için odaklanmandır." Sokrates'in bu felsefesi geçmiş denilen karanlık ormanın içindeki keşke sesleri arasında boğulmayıp ağaran güne koşmamız gerektiğini anlatıyor bize. Geçmiş değiştiremeyeceğiniz, ancak barışabileceğiniz bir zaman insanıdır. Enerjinizi kullandığınız yön ışıldayarak size yeni kapılar, yeni bakış açıları, yeni sorular ve yeni cevaplar sunacaktır. Ortaya yeni bir şey koymak için harekete geçmek, harekete geçmek içinde enerji gerekmektedir. Enerji dışsal olabileceği gibi içselde olabilir. Hangi enerji türüne ihtiyacınız olduğunu bazen tecrübe ile bazen ise hissederek anlayabilirsiniz. İçsel ve dışsal enerji sık görüşen birbirinden farklı iki kardeş gibidir. Bu iki kardeşin görüşme aralığı sizi gitmek istediğiniz yere veya tam tersi istikamete götürür.
Sanal kütüphane olan bilgi bloğu için akşamları 2 saat geç çıkıyor zaman zamanda 2 saat erkenden geliyordum. Sürekli okuyor notlar alıyor ve her öğrendiğim şeyin üstüne koyuyordum. Artık rayında giden bir tren gibi yolumu bulmuş hedefime ilerliyordum. Bu süre zarfında zevk aldığım birçok şeyden feragat etmek zorunda kalmıştım. O kadar özlüyordum ki o rahat, amaçsız, hedefsiz ve gideceğim yolu bilmediğim o hayatı zaman zaman vazgeçecek gibi oluyor treni raylardan çıkarıp dümdüz ovalara sırt üstü yatırmak istiyordum. Bu mutluluk tuzakları bir insan için en tehlikeli şeydir. Değişimi gerçekleştirmek için belki de çok az bir yolum kalmışken bu afyonu almaya hiç ama hiç niyetim yoktu. Bahar bitimi yaz başlangıcı olan bir gün artık kabuğumdan çıkmaya hazır olduğuma karar vermiştim. Atomu parçalamışçasına kendimden emin bir şekilde yöneticimin yanına gittim ve oturdum. Hiç konuşmadan işinin bitmesini bekledim. İşine ara verip şaşırmış bir bakışla bana baktı ve durumu anlamaya çalıştı. Beni tanıdığı için net bir kararlılıkla yanına gittiğimi anlamıştı ancak kararımın ne olduğu hakkında bir fikri yoktu. Beş on saniye sonra gözlerinin içine bakarak belki de olması gerektiğinden fazla bir cüretkârlıkla yönetici olmak istediğimi söyledim. 7 yaşında bir çocuğun babasına evlenmek istediğini söylediğinde babasının ona yapacağı gülümsemeyi yöneticim bana yapmıştı. Karşılıklı olarak birbirimiz ölçüyor, o bana henüz çok yetersiz olduğumu ima etmeye çalışırken bende aynı tebessümü yaparak yanıldığını söylüyordum kendisine. İki tebessümün içinde bir küçümseme, bir kararlılık ve iki adette acaba vardı? Bir süre daha geçtikten sonra konuşmaya başladık. Bana bunun kolay olmadığını çok çalışmam gerektiğini, farklı olmam gerektiğini ve birçok süreçten geçmem gerektiğini söylemişti. Bu söylemler karşınızdaki insana bugüne kadar verdiği tüm emeklerin hiçbir yeri doldurmadığını, dolduramayacağını, nasıl olabileceğini değil nasıl olamayacağını anlatan cümlelerdi. Baştan sona sizi olumsuz etkileyecek belki de bin bir zorluklarla kurduğunuz rayları söktürecek, değişim insanına yaptığınız yatırımı hiçe sayıp sizi değişime küstürecek cümlelerdi. Hayata bir iz bırakmaya karar verdiğinizde o izi görmeyecek, göremeyecek ve o izi bırakmanız için sizi yönlendiremeyecek insanlar karşınıza çıkabilir. Bu karşılaşmada çok güçlü durmalı motivasyon gardınızı yüksek tutmalı ve buradan işinize yarayacak olan şeyleri alıp önünüze bakmalısınız. Kolay gibi görünse de aslında çok zordur bu duruş. Bu duruşu yapabilmek için değişime karşı sarsılmaz bir inancınız, başaracağınıza tereddütsüz bir bağlılığınız olmalı. Ben bunu kısmen olsa da yapabilmiş ve bana lazım olanları alıp masadan kalkmıştım. Yürüdüğüm yolda heybeme yeni şeyler doldurmak için daha güçlü olmalıydım. İnternet arama motorlarına "fark yaratmak" yazdığınızda karşınıza hemen hemen aynı resimler çıkacaktır. Bu resimlerde 1 den fazla insan veya madde vardır bir tanesinin ya rengi değişiktir ya da bir adım daha öndedir. Bu resim size nasıl olmanız gerektiğini anlatmaya çalışır. Ancak nasıl farklı olacağınızı anlatan bir resim bulma ihtimaliniz yoktur çünkü resimler süreçlerden çok sonuçları gösterir. Fark yaratmak denilen şey aslında aynı konuya birden fazla bakış açısıyla bakıp farklı şeyler deneyerek farklı sonuçlar elde etmektir. 1968'deki Meksika Olimpiyat Oyunları'na kadar bütün yüksek atlamacılar, yüzleri çıtaya dönük, vücutları paralel şekilde çıtayı geçmeye çalıştıkları, alışılmış "Western Roll" tekniğiyle yarışıyorlardı... Fakat bu durum değişmek üzereydi. Pek tanınmamış bir atlet çıtaya yaklaştı ve 2.24 metrelik atlayışı ile yeni dünya rekorunu belirledi. Tek yaptığı havalandıktan sonra, tüm atletlerin aksine çıtaya yüzünü değil sırtını dönmekti. Ayaklarını yukarı çekti ve dizlerini kırarak çıtanın üstünden sırtüstü atladı. Atletin adı, Dick Fosbury'di. Ve o günden sonra bu atlayış tekniği onun adıyla anıldı. Bugün yüksek atlamada hala bu teknik (Fosbury Flop) kullanılıyor. Fosbury, insanoğlunun o güne kadar ulaşabildiği en yüksek seviyeye sıçradı. Herkesin tersine, aksini düşünerek. Bu, basit bir düşünme tekniği. Fakat buradaki düşünme tekniği, bir sıçrama tekniğine dönüştü ve yüksek atlama tarihinde bir dönüm noktası oldu. Farklı bakmak ve harekete geçmek birleştiğinde isminizi tarihe kazıyabileceğiniz şeyler çıkartabilirsiniz. Hedefe kilitlendiğinizde nöronlar bunun gerçeklemesi için üstün çaba sarf ederler ve büyük bir masanın etrafında toplanan dünyanın en güçlü CEO'ları gibi fikirler üretmeye çalışırlar. Nöronlarınızı harekete geçirmek için yapmanız gerek şey hedef koymak ve bunun üzerine düşünmektir. Gene Einstein'ın "Aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar beklemek, aptallıktır." sözü aslında farklı olmanın nasıl olacağını anlatan en iyi cümledir.
Farklı olmak ne değildir? Buna verecek olduğunuz cevaplar "farklı olmak nedir?" Sorusuna verecek olduğunuz cevaplardan çok daha fazla önemlidir. Burada anlatmaya çalıştığımız farklı olmak, katkı sağlamak, başarılı olmak, kendini geliştirmek gibi fayda odaklı gelişim ve değişimi temsil eder. Ancak farklı olmak adına kendinden olabiliyor insan. Bu soruya ilerleyen sayfalarda daha detaylı cevaplar arayacağız.
Fayda odaklı gelişim ve değişim için neler yapabilirdim? Bu sorunun cevabını o kadar aradım ki romantik rüyalarımı ağzı kalın iple bağlı bir çuvala koyup kullanılmayan eskiler arasına kaldırmıştım. Şimdi yeni rüyalar, yeni hayaller zamanıydı. Başarıya açılan pencerenin yanına doğru yaklaşmış, bir elimle pencereyi açmaya çalışırken bir elimle de manzarayı gözlemliyordum. Henüz buğulu olan bu manzara neyle karşılaşacağımın habercisiydi. Düşüncelerim peşi sıra birbirini kovalarken henüz ortaya koyabileceğim net projem yoktu. Bu durum insanı yetersizlik psikolojisi bir düelloya sokuyordu.
Bazı insanlar için kendi adına, kendi çıkarına ve iyiliğine bir şey istemek çok zordur. Hâlbuki gönlünde mümtaz yere sahip veya birinden bir el bekleyen insanlar için herkesten her şeyi isteyebilecekken söz konusu olan kendi olduğunda dili lal olur, elleri terler ve yüzü kızarır. Çünkü bu insanların bir başkasına özellikle vefa borcu hissetmeleri ve kendi talebi doğrultusunda bunu yüklenmeleri onlar için çok ama çok zordur. Bu zorluk işte bundan sonra gideceğim farklı bir yol, farklı bir kabulleniş ve en farklı değişimdi. Artık kendi içimden çıkıp diğer insanlara karşı bir değişim göstermem gerektiğini biliyor hissediyor ve tüm benliğimi bu değişime hazırlıyordum. Bunu yapma amacım tamamen kendimdim. İçeriği aynı bile olsa kullanılan kelimenin farklı olması algıyı tamamen değiştirebildiğini ilerleyen zamanlarda öğrenecektim. Öğrencilik yıllarınızda veya hayatınızın tamamında bazen size yaptığınız bir iş için veya bir davranışınız için'' kötü, olmamış, hiç güzel değil, yalancı, menfaatçi, çıkarcı '' gibi olumsuzluk hissettirecek hatta sizi aşırı derecede sinirlendirebilecek veya üzebilecek kelimeler kullanılmıştır. Ancak yukarıdaki kötü olmamış ifadesi yerine iyi görünüyor, daha iyi olması için bence şunu deneyebilirsin ifadesi kullanılmış olsaydı emin olun ki aşağı akan dereleriniz yukarı akmaya başlardı. Bu kelimelerin gücüdür. Kelimeler ne için kullanacağınıza siz karar verisiniz. Bundan dolayı kendinizi iyi hissetmek için içeriği aynı olsa bile kelimeyi değiştirip kendiniz kötü bir insandan iyi bir insana çevirebilirsiniz ve tabi ki karşınızdakileri. Sanırım kötüyü iyi yapmak olmasa da bende yapacağım şeyi içsel olarak kendime uydurabilmek için harekete geçerken bazı kelimelerimi değiştim. Belki de ilk defa insanlardan kendim için bir şey isteyecektim. Bir nevi kendi çıkarım ve menfaatimdi söz konusu olan şey. Ancak ''çıkar, menfaat'' kelimeleri beni her ne kadar rahatsız etse de gerçek tam olarak ta buydu. Eğer kendinizi içsel gelişiminize adamadıysanız, bulunduğunuz şirkette pozisyon kaygınız varsa ve üst pozisyonlar için hayalleriniz varsa artık sizin içinde bunlar geçerli demektir.
Bir adım önde olabilmek, yapılmamışı yapmak ve fark yaratmak için tüm çalışanların faydalanabileceği şekilde kozmetikten giyime tüm sektörlerden indirimli alışveriş imkânı sağlamaya çalışacaktım. En alt kademe çalışan olarak hiçbir unvanım ve yetkim yoktu. Sunabileceğim bir kartvizitim dahi yoktu. Elimde olan tek ve en önemli şeyim ise kendime olan güvenim ve cesaretimdi. Çarşamba gecesi vardiyam ikide bitmiş eve gitmem ise üçü bulmuştu. Aracın en arka koltuğunda oturmuş eskilerden bir şarkı dinleyip yarın gün ışığı ile yapacaklarımın hayalini kuruyor ve kendimi cesaretlendiriyordum. Açıkçası çok heyecanlıydım. Daha önce hiç tanımadığım bir insanın karşısına çıkıp ondan bir şey talep etmemiştim. Bu yaklaşımı günümüzde insanların çoğu yapmakla birlikte büyük bir kısım içinse bu bir iş kolu olarak büyüyordu. Pazarlamacılar, mümessiller kısacası satış olan her şeyin içinde bu görüşme gerçekleşiyordu. Onlar için ne kadar kolaysa benim içinse bir o kadar zordu bu.  Değişim insanı artık ete kemiğe bürünmüş ve sosyal hayatın tam içine doğru yol alıyordu. Kalp atışlarım dışardan duyulacak kadar yükselmiş olsa da, ben ondan vazgeçsem de o artık benden vazgeçmiyordu. Artık geri dönüşü olmayan bir yolun tam başında yolculuk öncesi ayaküstü sohbet halindeydik. Ben ona çekincelerimi o ise bana kayıp yıllarını anlatıyordu. Ancak benim korkularım ve egemenliğim bu sefer galip gelememişti. Belki de galip gelmek istemiyordu. Bir adım önümden yürüyüp onu izlememi istiyordu. Hâkim olduğum benliğimi artık onun dünyasına bırakmış tüm hakimiyetimi ona vermiştim. Monarşik benliğime demokrasi tohumları ekiyordum. Azınlık olarak gördüğüm insanlarıma artık söz ve yönetim hakkı tanıyordum.
Mağazalardan önceden belirlenen ne bir görüşme ne de alınan bir randevu vardı. Sıcak asfaltın üstünde onun adımlarını takip ederken yapacağım ilk görüşmenin tiyatrosunu oynuyordum zihnimde. Sufle verilmeyen bir oyun gibi tamamen doğaçlama hareket ediyordum. Yürümemiz durmuştu. Etrafa baktığımda bir alışveriş merkezinin önünde durduğumuzu fark ettim. Ne olduğunu anlamıştım. İçeride ki mağazalar bizi bekliyordu. İçlerinden bir tanesini seçip içeri girecek ve durumu anlatacaktım. Avm den içeri girdikten sonra tam 1 saat geçmişti ve avm'yi dördüncü kez baştan sona bitirmek üzereydim ancak henüz bir mağazaya bile girememiştim. Mağazaya giriyor ancak konuya giremediğim için müşteri gibi davranıyor birkaç  şey baktıktan sonra tekrar dışarı çıkıyordum. Her seferinde bir başka ben oluyordum, bir başka heyecan, bir başka ruh haline bürünüyordum. Bir yerden başlamalıydım artık. Başta söylediğim gibi karanlık bize iyi şeyler hatırlatır. Ve gözlerimi kapattım, tetiği düşmeye yakın bir tabanca gibi o tetiği düşürecek neler varsa hepsini namluya sürüp ateş etmeye hazırlanıyordum. Kapının önünde dikilmiş, içeri girmeme sadece bir adım kalmıştı. Günün yoğunluğundan dolayı kirlenen kapı eşiğini silen çalışan beni içeri buyur etmişti gülen bir yüz ile. Fırsat bu fırsattı o eşikten adımımı attığımda değişimin en etkili halini benliğimde hissedeceğimi biliyordum. Ve bir cesaretle buyur edilen kapıdan içeri girip karşıma çıkan ilk kişiye mağaza müdürü ile görüşmek istediğimi söyledim. Mağaza müdürü gelene kadar kaçmanın hesabını yaparken mağaza müdürü birden karşımda belirdi ve " nasıl yardımcı olabilirim " dedi. O an gelmişti, kelimelerimi artık özgürleştirme, değişimi artık yaşama zamanıydı. " Merhaba ben Murat, çağrı merkezinde çalışıyorum. Size iki taraf içinde kazanç sağlayacak bir teklif yapmaya geldim. " dedikten sonra ensemden sırtıma doğru süzülen soğuk terin vücudumda yarattığı tiksinti ile hafifçe titremeye başladım. Damağım kurumuştu, o an bir bardak su için her şeyi yapabilirdim. Kurduğum cümleden sonra mağaza müdürü mağazanın uzak köşesinde duran oturaklara beni davet etti. Oturaklara giderken yüzümü görmesem de nasıl kızardığını hissedebiliyordum. Çok kısa bir mesafede bir hikâye kitabındaki cümleler kadar cümle kurmuştum zihnimde ve zihnimi en meşgul eden şey ise bana verecek olduğu cevaptı. Acaba beni küçümseyecek miydi, bu iş böyle yapılmaz deyip nasıl olması gerektiğini mi anlatacaktı veya... Karşılıklı oturduktan sonra personelinden birine bize çay getirmesini istedi. Çaylar gelene kadar ne iş yaptığımı ve pozisyonumu sordu. Kendisine verebileceğim bir kartvizitim yoktu ancak kazan kazan yapabileceğimize ikna etmeyi deneyecektim. Yaptığım işi detaylı anlattıktan sonra pozisyonumu kısa bir önsöz ile geçiştirip şirket içerisinde ki potansiyeli aktarmaya başladım. Artık konuşabiliyordum. Sırtımda ki soğuk ter biraz öncenin aksine artık beni diri tutan bana can veren bir su damlasına dönmüştü. Kendisine çalışan arkadaşlarımıza yüzde otuz indirim yaptığında bende şirket içinde reklamını yapacağımı ve kendisine müşteri getireceğimi söyledim. Hem biz kazanacaktık hem de o. Kısa bir süre düşündükten sonra teklifimi kabul etti ve el sıkıştık. O koltuktan kalktığımda bir savaş sonrası zaferin getirdiği güçle yapılan antlaşmanın verdiği özgüveni taşıyordum. İlk görüşmemin bu şekilde olumlu geçmesi diğer görüşmelerim için büyük bir cesaret vermişti bana. Artık yürüdüğüm yolda daha sağlam adımlar ile ilerleyecektim. Bu proje benim için Ağrı Dağının zirvesine tırmanan merdivenleri yürüyerek değil koşarak çıkmak gibi bir şeydi. Yamaçlar, soğuklar ve tehlikeleri bana çok şeyler katmıştı. Artık içimde tutuk, tutsak, yanakları sürekli kızaran, utangaç o insan yerini çılgınca koşan deli bir tay, hesapsızca yürüyen bir bebek, düşüncelerini evrene fırlatan bir filozofa bırakmıştı. Bundan sonrası nehirler akarken içinde ki taşlara yön vermek gibi bir şey olacaktı. Aslında zaman ve insan birbirine yapışık ikizler gibidir. Biri akarken diğeri peşinden gitmezse hiçbir zaman tamamlanamayan içinizde ki boşluk gibi olur hayatınız. Fark etmezsiniz nereye ve ne zaman yürüdüğünüzü. Geriye dönüp baktığınızda sonbahar gibi geçmiş olacaktır hayatınız. İşte tam bu noktada bir kıvılcım gibi, ilk avını yakalayan yabani bir hayvan gibi olmalısınız. İman eder gibi inanmalı ve sonuna kadar mücadele etmelisiniz. Vahşi doğa diyerek hayvanların yaşamını kastettiğimiz bu hayatın aslında bizim hayatımız olduğu gerçeğiyle hiç karşılaştınız mı? Nasılda yırtıcı oluyoruz hedeflerimiz için, nasıl da değiştiriyoruz kendimizi daha fazlası için. Farkına varmalısınız, yaşadığınız hayat vahşi bir hayat ve bu hayat içinde size düşen sağ kalmak ve yaradılışınızın hakkını vermek. Beyninizde ki binlerce nöron sessizce ölmeyi beklemek için yaratılmış olamaz. Baksanıza kendinize, içinize. Dikkatli bakın oralarda bir yerde olacak o unutup gittiğiniz insan, o yalnızlığa terk edip sizi hayallerinize taşıyacak el, pencerenizin manzarasını değiştirecek o ressam orada. Ressamınızın karşısına geçin ve sizi yeniden resmetmesine izin verin.
Attığınız bir adım, sizi ummadığınız sokaklara hayalini bile kuramadığınız yolculuklara çıkartır. İşte bundan dolayıdır içinizde ki "siz" in önemi. Adım atıldıktan sonra artık sıra yürümeye geçmekte, yapılanın devamını getirmekteydi.
Sabah güneşleri benim uykumu hiç bölemezdi, sadece hayallerimdi uykumu en büyük düşmanı. Gözlerimi kapatıp tatlı bir hayal kurma seyrine kapıldığım esnada karşımda dipdiri , kendinden emin ve tok bir ses tonu ile bir silüet beliri verdi. Attığın adım neydi, ne içindi, ne kazandırdı sana ve şimdi ne yapıyorsun? Şeklinde soruları sıralı tren vagonları gibi önüme dizmişti. " Attığın adım içinde ki insanlara verdiğin bir damla sudan ibaret iken neyin gururlanmasını yaşıyorsun. " dedi. Bu gerçek miydi, gerçekten yaptığım şey sadece bir su damlasından ibaretti de ben mi görüyordum. Sanırım biraz bencilce yaklaştı bana diye düşündüğümde " Bencillik, yıllarca tek bir bakışı ve içsel dönüşü vermediğin, bir parça motivasyonun karşılığında seni şahlandıran bu insanları tekrar acziyete kapatmaktır. Bu kadar güçlü insanların varken onlara değerini vermediğin sürece sadece attığın adımdan ibaret kalıp, zamanla silinen ayak izleri gibi tekrar kaybedeceksin onları." O an kendi çıkarları için başkalarını kullanıp işi bittiğinde yüzünü çeviren aşağı yaratıklar gibi hissettim kendimi ve çok utandım. Ruhum utanmanın en dar boğazına kadar gelmiş nefesim kesilmeye başlamıştı. Hemen ayağa kalktım ve odamın karşısında ki koridorun sonundaki banyoya gittim koşarak. Yüzüme defalarca su çarparak, kendimle yüzleşmeye asıl yüzümü görmeye çalışıyordum. İçimde yaşattığım bencil insanın nerede gizlendiğini bulmaya çabalıyordum. Yüzüme çarptığım sulardan ayna ıslanmış ve yüzüm artık realist bir tablo gibi değil Dali'nin sürrealist resimlerine benziyordu. Sanırım gerçek tam karşımdaydı. Üzeri cilalınmış bu deri tabakasının altındaki şey tamda böyleydi işte. Karmakarışık, gizli bir siluetti. Çaktığınız kıvılcımı aynanızda bir yangın gibi gördüğünüzde kıvılcımlar sonrası size o yangını verecek olan rüzgarları göremez ve kıvılcımınızı çıkartan çakmak taşlarınıza ihanet etmiş olursunuz. Her adımınızı kendi içinde değerlendirmeli ve sürekliliğini sağlayarak ilerlemelisiniz. Kedinin aynaya baktığında kendisini aslan gibi gördüğü o bilindik resimde aslında olan şey sizi hedefe taşıyacak olan yönlerinizi görmeden bir hayalden ibaret olduğunuzdur.
Bu düşünce sağanağından sonra attığım adımın yeterli olmadığını ve ilerlemem gerektiğini anladım.

SenWhere stories live. Discover now