BARIŞ ÖZCAN KATİLİ
ZİNCİRİ KIRMAK
Her şeyden önce yazmaya çok yetenekli olduğumu söyleyemem, yetenekli olduğum birçok şeyi ise o işi gerçekleştirdikten sonra anlıyorum. Sanırım doğal olanı da bu. Size anlatacağım hikayede ise gerçekten başka hiçbir şey yok.
Yirmi bir yaşındayım, boyum uzun, en azından Türkiye'de yaşayan birçoklarına göre. Çin'e gitsem basketbolcuları dışında uzun olmadığından beni Tanrı gibi karşılayacaklarından eminim. Tanrı olmaksa hep ilgimi çekmiştir.
Dört yaşımdan beri bilgisayar üstündeyim. İlk bilgisayarım siyah kasalı bir canavardı. Bugüne kadar yedi bilgisayar değiştirdim ve hepsine isim verdim. İlk bilgisayarımınsa adı bütün malzemesi siyah takımlardan oluştuğu için Siyah Kuğu'ydu. Dört yaşında seçebileceğim en iyi isim buymuş, şimdi bu ismi değiştirme fırsatım olsa adını Oslo koyardım. Oslo, söylemesi çok güzel. İki heceli ve dört harfli kelimelerin söylenişini hep eğlenceli bulmuşumdur.
İkinci bilgisayarım hatırladığım kadarıyla altı yaşımda elime geçti ve son kullandığım kasalı bilgisayardı. Adına karar vermek için üç gece düşünmüştüm. Ona çok iyi bir isim bulmak istemiş, bulamayınca bir şeyler çağrıştırsın diye televizyon izlemeye başlamıştım. Altı yaşında yaşadığım bu kararlılık belki de hayatımın kararlılık namına doruk noktasıydı. Mesafelere aldırış etmeyip bundan keyif alan dağcı gibi hissetmiştim, ama mesafem pek belli değildi.
Neticede isim bulabilmiştim. Nazım Hikmet'in ölüm yıldönümü için babamın eve getirdiği kitapta Jokond ile Si-ya-u yazıyordu. Si-ya-u. Üç heceli ama beş harfliydi. Jokond da güzeldi, ama bir Si-ya-u değildi. Sonuçta önüme kadar gelen bu isimleri kaçıramazdım. Si-ya-u'yu seçtim. Ertesi gün babamın çalışma odasına gittim, yapışkanlı kağıtlardan birine Si-ya-u yazıp yapıştırdım. Her hecenin arasında tire vardı. Okumayı dört yaşına girerken öğrenmiş, yazmayı ise hemen ardından keşfetmiştim. Bu beni yaşıtlarıma göre bir adım ileride tutuyordu.
Babam cerrahtı, annemse benim doğumumun üzerinden on üç gün geçtikten sonra kalp krizinden ölmüştü. Babam, bana verilmek üzere kararlaştırılan Hüseyin ismini vermeyi reddetmiş, annemin adını bir erkek olmama rağmen bana takıvermişti. Neden böyle yaptığını sorduğumda ise Bahir isminin erkek ismi gibi durduğunu söylemişti. Oysa Bahir Osmanlı döneminde yazabilmiş nadir kadın şairlerdendi. Neyseki çok meşhur değildi ve sırıtmıyordu. Soranlara ışık manasına geliyor diye açıklama yapıyordum. Işıklar içinde uyuyan annemin ise sesini video makinelerden duyabiliyorum sadece ve tek bir kaydı var. Aşık Veysel'in türkülerinden en meşhuru Kara Toprak'ı söylüyor. Güzel kadınmış diyorum.
Üçüncü bilgisayarım ise artık diz üstü furyasının başladığı zamanda alınmıştı, ondan sonra neredeyse her bir buçuk senede bilgisayar değiştirdim. Hepsinin ismini burada söyleyip deşifre etmek istemiyorum, ama hepsi iki heceli ve dört harfliydi.
Şimdi bu hikayeyi duyup bana en çok hangisini sevdiğimi soracak olursanız hakkımı Si-ya-u'dan yana kullanmak isterim.
Erken okumaktan bahsetmiştim. Bu bir artıydı, evet, oyunlarda öne geçiyor, kafama eseni okuyor, altı yaşında bir olgun olarak arkadaşlarımın karşısına çıkıp clerno steido masto idea diyebiliyordum. Babamın anatomi kitaplarından öğrenmiştim. Yabancı bir dil bildiğimi zannediyorlardı, öğrenmiş sayılırdım, ama öğrenmekle bilmenin farklı şeyler olduğunu bilecek yaşta değildik. Ve kelimeler her zaman bilinen anlama gelmiyordu.
Si-ya-u'yu neden seviyorum biliyor musunuz? İsmi güzel olduğundan değil. Onu çaldılar, tek çalınan bilgisayarım o ve bu onu bir adım öne çıkarıyor, diğerlerinden farklı yapıyor.
Şimdi yirmi bir yaşımdayım ve yedinci bilgisayarım Karo ile mutlu bir birlikteliğimiz var. Bugüne kadar aldığım en üst düzey bilgisayar bu. Bilgisayarları seviyorum, çünkü inanın bana feci yalnızım. Yalnızlık, kimi için en büyük bela iken benim için öyle değil. Bunu hissetmiyorum, ama tanımlamak için bunu kullanmam şart. Bilgisayarları insan olarak kabul edebilseydik, onlardan biriyle evlenebilirdim. Dışarıda boza satmak için bağıran bozacıdan çok daha iyi bir eş olacağı kesin.
Hayatımın önemli anları bunlarla sınırlı değil, ama anlatımın göbeğine düşmeyesiniz diye ufak bir kısmından bahsetmem gerektiğini bildiğimden anlatabileceğim kadarını anlattım. Şimdi bu anlatının en önemli anına geçebiliriz.
Sene iki bin on yedi ve inanılmaz video paylaşım ağında biriyle tanışıyorum. Beyaz kısa kollusu üzerinde, gözlüklü, temiz suratlı bir adam. Önce seri katile benzetsem de olmadığını anlıyor ve video izlmeye devam ediyorum.
Video zinciri kırmamaktan bahsediyor. Yılın her günü yahut haftada bir gün ya da ayda bir gün belirleyip her hafta yahut ay o günde belirlediğimiz işi yaparak zinciri uzatacağımızdan bahsediyor. Çekici geliyor. Kitap oku diyor, günde yirmi sayfa olsa da oku. Beynin seni bundan alıkoysa da yap. Üç yüz atmış beş gün kitap oku, elli iki hafta her pazar youtube'a video koy.
Güzel şeyler deyip hayatıma geçiriyorum. Ne yaparsa izliyor, ne derse yapıyorum.
Ve aradan tam bir sene geçiyor.
İki bin on sekizin zinciri önümde duruyor. Video tam karşımda. Her gün farklı bir renktir. Gülen bir Baırş Özcan. Gülen bir adam.
Ve ben, iki bin on yedinin ocak ayından itibaren işaretlediğim listeme bakıyorum. Her ay öldürülmüş bir bilgisayar oyuncusu. Her ay farklı bir oyunu profesyonel manada oynamış bir oyuncu. On iki kişi.
Ben Bahir, birazdan anlatacaklarım Bahir'in değil, bana söylemenizi istediğim isimle Barış Özcan Katili'nin hikayesi.
ESTÁS LEYENDO
Barış Özcan Katili
Misterio / SuspensoBarış Özcan'ın zinciri kırmak üzerine söylediklerini herkes bilir. Bu zinciri kırma meselesi yolundan saptığında, misalen bir seri katilin oyuncağı olduğunda yahut sıradan insanı seri katile dönüştürdüğünde göründüğü kadar masum kalacak mı? Barış Öz...
