Not: Bölüm ismi random değil.
Sınıf Şamata
''Ee, şimdi ne yapacağız?''
Sınıftaki üç kişinin kafası aynı anda o zat-ı muhterem şahsa doğru döndü. Semih'e.
''Tuğçe elinde tutkal kutusu tutuyor, ben kapıyı gözetliyorum, Beren öğretmen sandalyesinin arkasında ve sen ne yapacağımızı mı soruyorsun? Elbette halay çekeceğiz! Yalnız Mahmut Tuncer'i bekliyoruz, onsuz olmaz!'' Tuğra sinir içinde gözlerini devirirken ben de ona anlayışlı bakışlar attım. Semih duş için banyoya girip bir güzel keselenip, o sırada ''Acaba banyo mu yapsam?'' diye düşünebilecek olan, fevkaladenin fevkinin de fevkinde bir lise öğrencisiydi ve işe bak ki, aynı zamanda bizim de arkadaşımızdı.Pazarda brokoli gördüğümde ''Acaba Semih'in beynini çıkarıp bunu koysak bir fark olur mu?'' diye düşünmemi sağlayan,kahverengi saçlı, kahverengi gözlü biriydi. Yüzündeki sivilceleri saymaya çalışmıştık ama iki yüz doksan beşe ulaştığımızda, yanlış saydığımızı düşünüp saymayı bırakmıştık. Doğrusu bu fikri savunan ben değil, Tuğçe'ydi. Ona göre en fazla yirmi tane sivilcesi vardı Semih'in. Eh, söz konusu bizim sınıf olduğunda Semih'in sivilceleri Trump'tan daha meşhur olabiliyordu.
''Dalga geç sen.'' Tuğra'ya kötü kötü baktı. Tuğra ise Semih'le dalga geçtiğini Semih'in fark etmiş olmasına şaşırmış olacak ki,iri iri gözlerle Semih'e bakmaya başladı.
''Neyse ne.'' diye araya girip, elimi boş ver anlamında sallayarak dikkati üzerime çektiğimde, tutkalın kapağını açmakla meşgul olan Tuğçe'ye ''Sür de kurtulalım. Şimdi hoca gelecek.'' dedim. Sorun hocaya yakalanmak değildi aslında. Sorun, hoca yapışkanlı sandalyeye oturmadan yakalanmaktı. Böyle tarihi bir anı kaçırmak,magnum alıp ısıramadan yere düşürmek gibi olurdu.
''Bakın,yapışkanı sizin sürdüğünüz ortaya çıkarsa beni söylemiyorsunuz tamam mı? Aramızdan biri dışarıda kalıp işleri halletmeli.'' Tuğra aramızda en akıllı olanı mıydı, en kendini akıllı sananı mı bilmiyorum ama bir şekilde ona ayak uydurup,yaptığımız işlerden hiç yara almadan çıkmasını sağlıyorduk.Müdürün odası bir hapishane olmadığına göre, bizim de dışarıdan birilerine ihtiyacımız yoktu ama Tuğra hep bu bahaneyle kendini suç almaktan uzak tutmaya çalışırdı.
Tuğçe aramızda en sessizimiz olabilirdi. Sarı saçlı, sarı- beyaz tenli, kahverengi gözlü bir kızdı. Düz saçlarını hep salık bırakırdı.
Bendeniz Beren, kahverengi saçlara ve gözlere sahip beyaz tenli bir insan evladıydım. Sırf evden okula kitap taşımamak için sınıftaki dolabın en alt bölmesine kilit taktırıp bütün kitaplarını oraya koyan, makarnayı ketçap, mayonez, salata ve bir de biber turşusuyla ekmek arası yapıp yiyen, internetten ucuza aldığı kitapları kitapçıya daha pahalıya satan bir açık gözdüm. Kristen Stewart'a o kadar benziyordum ki, herkes benimle fotoğraf çektirmek istiyordu ve ben de bunu ticarete çevirip bir fotoğraf çektirmeyi on lira karşılığında yaparak alacağım filmlere para bulmuş oluyordum. Hatta bir aralar whatsapp durumum: ''Edward nerdesin?''di.
Semih'in Whattsapp durumu ise: ''Beren daha iyi bir espri bulamadın mı?'' idi.
Bunun karşılığında ona şöyle demiştim: ''Espri konusunda anne ve babanı geçmeyi zaten hedeflemiyorum ki.''
Ben bunu söyledikten sonra Tuğçe de Whatsapp durumunu değiştirmiş ve ''İtinayla laf sokulur.'' yapmıştı.Tuğra da buna karşılık olarak ''Tuğçe daha yaratıcı bir yazı bulamadın mı?'' demişti ama Tuğçe yaratıcılık konusunda sahiden de iyi olmasa gerek, bir şey dememişti. O gün bu gündür,whatsapp durumlarımız sürekli değişiyordu.
Yapıştırıcıyı, güzelim sandalyeye krem sürer gibi sürdük. Hatta hep birlikte Kobra Murat'ın 'Kremini sür' şarkısını söyleyerek yaptık bunu.
Başın mı ağrıyor, kremini sür!
Ayağın mı kırıldı, kremini sür!
Bütün yapıştırıcıyı sürdüğümüzde Semih üstün zekasını konuşturup ''İşe yaramış mı bir bakayım.'' diyerek sandalyeye oturdu.
''Alın işte. Ben demiştim değil mi gelirken şu çocuğu en yakın çöpe atalım diye. Haksız mıymışım?''
''Asıl ben demiştim, bunun kafasının içine brokoli koyalım diye.''
Tuğra ve ben aynı anda Tuğçe'ye dönüp kötü kötü baktığımızda, Tuğçe suçlu bir ifadeyle kaşlarını kaldırdı.
''Asıl ben demiştim, bu çocuğu bir güzel pataklayalım diye!'' Kafamız -gayri ihtiyari- bunu söyleyen kişiye, Semih'e döndü. ''Tunç'tan bahsetmiyor musunuz?''
Bence Semih'i bir araştırma hastanesine bağışlamalıydık. Bir insanın zeka saviyesinin ne kadar düşebileceğini rahatlıkla araştırabilmeleri için.
''Tamam. Çok merhametli biri olduğum için Semih'i size karşı korudum ama çok büyük bir hayal kırıklığı da yaşatmadı sonuçta bize. Alt tarafı suç işlemeden disiplinlik olduk o kadar. Semih'in sayesinde hoca sandalyeye oturamayacak ve sandalyenin neden yapışkanlı olduğunu anladığında da bizi müdüre götürecek ve... Battık.'' dedi Tuğçe.
''Bence Semih'i sandalyeyle birlikte okuldan atalım ve yerine başka sandalye koyalım.'' Zeki olan ya da sadece kendini zeki sanan Tuğra. Sanki bu fikri hiçbirimiz akıl edemeyecektik! Peh! Ben -de eki ile de bağlacını birbirinden ayırabilen biriyim be, sen misin zeki olan?
''Bence Semih'i dışarı çıkaralım ve yeni sandalye getirelim, nasıl fikir?'' Sanki bu fikri ilk bulan benmişim gibi heyecanla söylemiştim. Tuğra yüzünü buruşturdu, Tuğçe göz devirdi, Semih ise ''Süper fikir kanka. Nasıl buldun ki bu fikri?'' dedi. Bunu sorarken ciddiydi.
---
Semih'i dışarı attık, boş sınıf bulup sandalyesini çaldık. Derse başladığımız sırada sanki yağmur da bunu bekliyormuş gibi, yağmaya başladı. Semih bizim sınıfın penceresinden görünüyordu. Üstü başı ıslanmış halde, oturduğu -yapıştığı- sandalyeden kalkmaya çalışıyordu. Ama okul pantalonu kalitelisinden olsa gerek bir türlü yırtılmıyordu. Sandalyenin kollarına tutundu, ayaklarını yere sağlamca bastı ve bir gayret olduğu yerden kalkamaya çalıştı. Ayağı kayıp da yere yüz üstü düştüğünde su göletine batmış kafasını umursamadan sandalyeden kalkma çalışmalarına devam etti.
''Boran, şu soruyu çöz çabuk.'' Kafam hızlıca kırklı yaşlarındaki kel ve gözlüklü hocaya döndü ama Semih'in içler acısı halini izlemeyi bırakmak istemediğimden tekrar pencereye döndüm.
''Hocam, adım Boran değil, Beren! Sorunun sevabı da iki!'' Hala pencereden dışarı bakıyordum.
''Dersimiz Türkçe evladım. Kafayı mı yedin sen? '' Adının Mehmet ya da Mahmut olduğunu hatırladığım öğretmene yan gözle baktığımda, gözlüğünü hafifçe indirmiş, kafasını eğmiş bana bakıyor olduğunu gördüm. ''Üstelik soru da cümledeki anlatım bozukluğuydu. Sema'dan betersin!''
''Sema değil hocam, Semih.'' diye düzelttim. Öğretmen benim dışarı baktığımı görüyor ama üşendiğinden ayağa kalkıp da camdan dışarı bakamıyordu. Hoca hiçbir şey söylemeden derse devam ettiğinde ben de dışarı bakmaya devam ettim. Tuğra da son model telefonunu Semih'in olduğu yere göre ayarlamış, video çekiyordu. Mahmut -ya da Mehmet- hoca bunu kesin görmüştü ama yine üşendiğinden, ne Tuğra'ya ne yaptığını sormuş, ne de ayağa kalkıp camdan dışarı bakmıştı.
Yağmur yağmaya, Semih uğraşmaya, Tuğra çekmeye, ben bakmaya devam ediyordum.
Semih'i bilerek dışarı çıkarmıştık. Kantine ya da okulun başka bir yerine koysaydık eminim bu kadar eğlenceli olmazdı. Yağmurun yağacağını tahmin etmemiştik ama bence Tuğra sırf Semih yağmur altında kalsın diye yağmur duası etmişti. Semih'in o yağmurda okula girmemesinin sebebi ise okulun kapısının kapalı olmasıydı.
Sonunda olan oldu. Semih pantalonunun kemerini ve düğmelerini açıp zorlukla içinden çıktı. Altına giydiği içlikle birlikte, salına salına okuldan ayrıldı.
YOU ARE READING
Sınıf: Şamata
HumorAbsürt komedi Hayır. Biz altı kişi değiliz ve isimlerimiz de Şeyda, Aslı, Melek, Arda, Taner, Anıl değil. Biz sadece Hababam sınıfı özentisi on kişilik bir sınıfız. Ergeniz. Ben de Beren işte. Adım Beren ya...Keşke soy adım da Saat olsaydı. Ben Be...
